28. günün 00.56’sı.

“Sayfa 28: Kendimi başkalarına anlatamıyorum. Kimseyi ziyaret etmiyorum, kimseyle buluşmuyorum; ne salonlarda ne kafelerde. Başka türlü davranmak, içsel birliğimi feda etmek, kendimi gereksiz sohbetlere teslim etme, düşüncelerimden ve tasarılarımdan değilse de en azından düşlerimden -onlar başkalarının söylevinden her zaman güzeldir- zaman çalmak olur.”

Onun günlüğünden bir kısımdı bu. O öldüğünden beri her gün günlüğün herhangi bir sayfasını okuyorum. Her gün bir sayfa dolusu ağlıyorum. O gitti ve ben babasız kalmış bir çocukmuşum gibi ruhumun üşüdüğünü hissediyorum. Artık asla eskisi gibi olabilmem mümkün değil.

29. günlerin ilk sabahları.

Dün neredeydim diye düşünerek uyandım. Dün tüm gün nerede kalakaldım? Düşüncelerimin götürdüğü tek yer şimdi uyandığım bu küvet. Yıkanacak çamaşırların içinde bu küvette kalakalmış oluşum. Saatlerce. Nasıl ve nedenini bilmeden öylece. Bileklerimi yokluyorum korkuyla. Kesik değiller. Oh diyorum. Oh yaşıyorum. Sonra farkedince bu endişemi kendimden utanıyorum. Kendime karşı kendimden. Kendime yakalanmak utandırıyor. Zaten başka kim yakalayabilir ki beni bu durumda? Küvetten çıkmıyorum. Kirli çamaşırların kokusu üzerimde. Soyunuyorum. Küveti ve kendimi çamaşırlardan kurtarıyorum. Soğuk suyu açıyorum. Su tenime henüz değmedi. Üşüyorum ama yine de yıkanıyorum. Sonra su kokum da dahil olmak üzere tüm kokuları alıp götürüyor. Sonra küveti kendimden kurtarıyorum. Sonra yarı nemli bırakılmış vücuda ters mi yön mü bakmadan elbiseler giydiriyorum. Yüzümü ıslak bırakmayı seviyorum.

Sonra tost ve kahve. Bir üçüncüye tahammülüm yok.

Sonralar hep aynı oluyor aslında. Ve geceyi bekliyorum.

Gece 00.04.

Onun o son giydiği tişörtü üzerimde. Günlüğünden rastgele bir sayfa daha okuyorum:

“Sayfa 47: İlk intihar denemesi. Bu ne büyük bir arzu. Hem tanrının bir buyruğu gibi hem bir aşkın son kalesi. Uyumak beni anlamlı kılıyor bu zamanlarda (uyku ilaçları). Saçlarımı kendim kesmeliyim. Yanlar 3 numara ile, biraz üstler 6 ve ense ve biraz üstü de aynen öyle. Biraz üstün de biraz üstü 9 numara. Gerisi umrumda bile değil. Elimdeki makinenın korkak kesim darbeleri nerelere giderse. Ama kısa olmamalı. Kısa saçlar ölüme yakışmıyorlar (insanlar saçlarımı sevmek isteyeceklerdir) ve de yağmurlara.

Ve en çok da bir küvet dolusu suya…

Lanet olsun nefes alamamak ne büyük bela bir küvet dolusu suda. Her şeyin bitmesine saniyeler kalmışken.

Olmadı.”

30. günün zamansızlığında.

Saatlere bakmayacağım çünkü yakın bir an. O öldü ve zaman buna yine yaklaşıyor. Tenhalarında onu buluyorum bu anların. Ona aşık felan değilim. Onu seviyor da değilim.

Onunum! Bunun tarifi asla olamaz aşkla ya da sevgiyle. O kadar kolay değil.

Günü kokluyorum onun kokusuna benziyor. Evden çıkmış değilim hala. Haftalar… Sağ olsunlar birileri bir şeyler getiriyorlar. Ve artık zilime basıp, kapıma vurma zahmetinde de değiller. Alıştılar. İnsanlar nelere alışmıyor ki şu lanet hayatta. Kapımın dış koluna asılı o şeyleri düzensiz zamanlarda içeri alıyorum. Bazen almıyorum kalıyorlar bir iki gün öyle. Zilime basma ihtiyacı duymasınlar diye üçüncü güne bekletmiyorum koydukları şeyleri. Böylelikle anlaşılıyor onlar tarafından yaşadığım. Aslında kimsenin umurunda değilim. Bana acıyorlar belki sadece ve ben bundan nefret ediyorum.

“Sayfa 82: Bütün bu hayatta beni güçten düşüren, sıkıştıran bir gizem var. Geçmişin akışına göz atarken kendimi anlayamıyorum: nasıl olmuş da, zaten olduğum şeye (buna ben diyorlar değil mi) doğru ilerleyebilmişim? Bir zamanlar kendimi görmeyi başaramamışken, şimdi nasıl oluyor da görüyorum? Hepsi birbirine karışıyor, kendimi bulamadığım, kendi yollarımda kaybolduğum bir labirente dönüşüyor.

 Zihnim düş alemine dalıyor. Şu an yazdığımı daha önce yazdığıma eminim. Hatırlıyorum. Ve bende var olduğunu düşleyen o varlığa soruyorum, yoksa bu duygusal Platonizm aslında daha belirgin bir hastalık öyküsü mü, şimdiki hayatın eski bir hayatta bıraktığı başka bir anı mı diye…

Tanrım, kimin izleyicisiyim ben böyle? Kaç kişiyim? Ben kimdir? Kendimle ben arasında bu mesafe nedir?”

31. gün Çarşamba ya da Pazar.

Yo yo gerçekten de ikisinden birisi. Ama biraz daha düşününce “Yo hayır bu iki gün de olamaz.” diyorum. Bugün muhakkak Cuma’dır. İnsanların yorgunlukları anlaşılıyor merdivendeki adım seslerinden, sokak satıcılarının bağrışlarından, üst kattaki dul kadının açtığı elektrikli süpürgenin peşi sıra sürüklenişinden. Ya da yo hayır bugün tamamen bir Pazartesi’dir. Pazartesi günleri yoğurur insanın anlamsızlığını ve anlamlanma uğraşını. İçimde böyle sıkıntılı bir duygu. Günlerin ne önemi var ki (bu gerçekten bir soru mu şimdi)?

Günlüğün son sayfası. Üzeri çizilmiş kelimeler arasında -bu enkazın altında- yalnızca birkaç kelime gözüküyor. Sanki bir deprem sonrası o beton yığınının arasından sarkmış bir el ya da ayak gibi. Ama kıpırtısız ve sessizlikten başka bir anlamları yok: ama , en, bu, gibi, bir, aşk, o. o. o.

33. gün.

Dün nerede? Dün diye bir şey yoktur ey o. Zaten bilinen bir klişedir yarın diye de bir şey yoktur. Ama onu bekleyeceğim. Hep. Ve o ya yarın ya da dün olarak kalacak. Bu ikisinin birbirinden bir farkı yok. Ve dediğim gibi onun da onlardan. Ve ben her şeyin şimdisini de kaçırmış olarak kalacağım. Ve …

Cümleler neden bitiyor gibi gözükürler de hep devam ederler bazen? Bazen neden bitmez bazı şeyler tam da zamanında?

“Sayfa 51: Baştan beri sadece hayalci olmayı istedim.Yaşamaktan bahsedenleri yarım kulak dinledim. Olduğum yerde olmayana, asla olamadığım şeye ait oldum hep. Ne kadar değersiz olursa olsun, ben olmamak kaydıyla her şeyi şiirsel buldum. Ben, bir tek hiçlik’i sevdim. Düşünü bile kuramayacaklarımı arzuladım sadece. Hayat akıp gittiğini hissettirmeksizin, bana şöyle bir değip geçsin istedim. Aşktan tek dileğim, uzak bir düş olarak kalmasıydı. Tamamen gerçekdışı olan gönlümdeki manzaralarda bile hep uzaklar cazip geldi, gittikçe silinerek neredeyse ufka dek uzanan su kemerlerinde, manzaranın geri kalanında olmayan bir düş dinginliği vardı; işte bu dinginliğin hatırına sevdim onları. Kendime bir düş dünyası kurma saplantısı hiç terk etmedi beni, öldüğüm güne kadar da sürecek.”

34. günler.

Küvette uyanıyorum. Yazdığım roman bitti. Onu yazmıştım. Onu ve beni. Onu beni ve bizim aramızdaki o tüm insanlığı. Ve o insanlığın en anlamsız duygularını. Yani onu ve yine onu.

Kitabın kapağında onun gözlerini andıran bir renk. ‘Olağanhiç‚ rengi. Bu rengi bir kelebeğin bir günlük ömründen tanıyorum, bir kraliçe arının ölümünden, bir sevgilinin şiirsiz gidişinden. Bir şairin uykular yıkılır, rüyalar yarım kalır/ gidenler şiirle dahi dönmez“ deyişinden hissediyorum, senin ölüşünle gelen o sessizlikten tanıyorum ve daha bir sürü böyle ipe sapa gelmez şeyler.

“Günlüğün tamamı yakıldı!” diye bir not romanın ilk sayfasına.

Bu roman aslında onun günlüğüyle benim ondan sonraki günlerimden olan notlarımdan oluştu. Okuyucusu hiç olmasın.

35 ve 36. günler.

Küvette uyanıyorum.

36. ve 37. günler.

Küvette uyanıyorum ve..

37. ve 38. günler.

Küvetteyim. Kapımı açmışlar. Kırık değil iyi ki. Kapıların kırılması, yumruklanması iyi değil. Bileğime bakıyorlar. Yüzleri nemli bırakılmiş bu insanların. Onların o halleri beni gülümsetiyor; işte diyorum biraz da olsa bana benzediniz. İşte beni şimdi anlamaya başladınız. Küvetin yanında, yerde bulunan romanıma bakıyor biri. Okuma değil bu sadece bir bakış. İntihar notu ya da ona benzer bir şey bulma endişesi bu. Okuma olamaz.

23. ve 24. Sayfa arasında bir kağıt.

Günlüğün son günü ama günlükten koparmıştım. Bu o:

“Onun artık asla eskisi gibi geri gelmeyeceğinden eminim. Onun kirli çamaşırlarını giydim. Geriye kalan sadece bunlar vardı ondan. Bütün gece aynanın karşısında oturdum, kendime baktım ve ağladım. Onun kokusunu kokladım. Kirli kokuyu ayırdım.

Onu buldum. Küvete doldurdum. Ne kadar onun kokusunu taşıyan elbisesi varsa onları da. Ve yattım onların arasına, sabaha döndüm. Herkes yeni bir güne başlama aldanışındayken ben sol bileğimi…ben sol bilegimi. Bileğimi. Bileğ. Bi.le.ğ.

Çünkü sağ elimle onu çok sevdim.

Yazar Hakkında

Yorum yaz