“…

statükoya armağan olacaktır varlığım
bakışları kapital, iyi halden marksist
kerbela görüce zülfikarı susan gönüllere deva
her şeyi devletten beklemek uzunca bir kış gibi
yakacak içimizi tevhid-i tedrisatın ateşi

…”

Holosko Artı Bir Miktar Yara, Güven Adıgüzel

İstanbul’un sembollerinden biri olan Ayasofya, 86 yıl aradan sonra tekrar 24 Temmuz 2020’de cami statüsünde açıldı. Birçok tartışmanın gölgesinde açılan Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, Türkiye’deki Müslümanların kahir ekseri tarafından olumlu karşılandı. Aynı şekilde Ortadoğu coğrafyasındaki birçok ülke, bu durumu onaylar mahiyette açıklamalar yaptı. Elbette olumlu karşılayanların yanında Ayasofya’nın müze olarak kalmasını isteyenler de oldu. Türkiye’de bir kesim bu durumu gereksiz ve siyasi bir karar olarak yorumladı. Bunun yanı sıra Avrupa ve ABD’de bazı dini ve siyasi liderler durumu olumsuz değerlendirdiler. Nitekim Papa Francis bir Pazar vaazında, “Aklım İstanbul’da. Ayasofya’yı düşünüyorum… ve çok acı çekiyorum” ifadesini kullandı. Ayrıca El Ezher Üniversitesi’nin önde gelen isimlerinden Abbas Shuman, “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi İslam öğretileri ile çelişiyor” iddiasında bulundu.

Ayasofya Camii, Türkiye’deki Müslümanlar için İslam’ın bayraktarlığını temsil etmiştir.[1] En azından Osmanlı Devleti’nde, şehrin ve devletin Müslüman bir yönetim altında olduğunun yegâne nişanelerinden biri olmuştur. İslam dünyasında savaş yoluyla fethedilen bir yerin en büyük mabedi camiye çevrilmiştir. Hz. Ömer zamanına kadar geri giden bu uygulama, Müslümanların hakimiyetinin nişanesi olarak süregelmiştir. Ancak şehrin başka hiçbir mabedinde böyle bir uygulamaya gidilmemiş ve mabedlerin işlevini ifa etmesine engel olunmamıştır. Halbuki İstanbul gibi kadim bir şehri feth ederek yeni bir çağ açmış ve fethettiği şehri pay-ı tahtı yapmış olan Fatih Sultan Mehmed, devletine ve İslam alemine İstanbul’un Müslüman şehri ve Müslüman devleti olduğunu ilan etmek amacıyla Ayasofya’yı camiye çevirmiştir. En azından bizim bu konuyla ilgili çıkarımımız bu yöndedir.

Yukarıda zikrettiğimiz eleştirilere cevap vermek gerekirse; Papa Francis’in sözleri hiç de ikna edici ve anlamlı değildir. Nitekim geçmişte Katolik Kilisesi, Küdüs’e Haçlı Seferleri düzenlediğinde Bizans’ın elinde bulunan ve Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olan Ayasofya’ya da ikonaları kırmış, mabede ciddi zararlar vermiştir. Mabet daha sonra kılıç zoruyla Roma Katolik Katedrali’ne dönüştürülmüştür (1204-1261). Dolayısıyla Papa’nın masum gibi görünen üzüntüsünün altında utanması gereken bunun gibi yüzlerce olay mevcuttur.

Tüm bu tartışmaların yanında akıllara gelen sorulardan biri: Ayasofya’nın camiye çevrilmesi biz Müslümanlarda nasıl bir etki yaratacak? Mesela Orhan Pamuk, “Ayasofya’yı yeniden camiye çevirmek, dünyanın geri kalanına ‘artık seküler değiliz’ demektir” demişti. Pamuk konuşmasının devamında laiklik vurgusu yapmıştı. Halbuki laiklik devlet yönetimi için kullanılan siyasi bir sıfat olarak kullanılmaktadır. Seküler ise bireyin veya toplumun din inançlarıyla nasıl ve ne ölçüde bir ilişki içinde olduğuyla ilgilidir. Seküler kavramı bu minvalde siyasi bir kavramdan ziyade sosyolojik bir kavramdır. Dolayısıyla Pamuk gibi popüler sanatçıların sosyal ve siyasi konular hakkındaki görüşleri maalesef kavramlara ve topluma olan yabancılaşmasından kaynaklanıyor. En azından Pamuk’un “artık seküler değiliz” sözüyle kastettiği iddianın doğru olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim bu açıklamanın ardından şu soruyu da sorma gereği duyuyoruz: Toplum ne ara seküler oldu da şimdi dindar oluyor?  Ancak bu uzun soluklu tartışmaya girmeyeceğiz.

Peki yara nedir? Yara, bir tarafıyla bugün ve dün arasındaki doku uyuşmazlığıdır. Mahiyeti ve seviyesi ne olursa olsun ekonomik ve politik alana büsbütün kanalize olmadan önce; eşitlik, hak, adalet gibi sloganlarla direnilen bir noktadan safkan devletçi argümanların kabul gördüğü bir alana geçmek, yaradır.

Tekrar konumuza dönersek; Pamuk’un, zikrettiğimiz manada, toplumla olan bu kopukluğu Türkiye’de bir kısım mütedeyyin kesimde[2] de görmekteyiz. Çünkü “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” kaidesine bağlı olan bu insanlar, etrafı duvarlarla çevrili, kapılarında özel güvenliklerin bulunduğu ve nihayet aç olan hiçbir komşusunun olmadığı rahat bir konutta oturmanın keyfini artık yaşayabiliyorlar. Halbuki daha önce ekonomik olarak kaymak tabakaya yerleşmemiş ve mağdur pozisyonunda bulunan bu insanların ekonomik ve özgürlük alanlarının iyileşmesiyle daha önce savundukları değer ve düşünceleri de değişti. Kültürel ve sanatsal faaliyetlerle olan meşguliyetleri arttı. Tatil yapmak bir alışkanlık haline geldi. En önemlisi irtibatta oldukları çevre artık onların sosyo-ekonomik durumuna göre belirlenmeye başladı. Yeni ev sahibi havasıyla bakışlarına bir acıma duygusu yerleşti. Yeni kimliklerine ve yeni hayatlarına kavuşmanın heyecan ve mutluluğunu gizlemek için ne kadar çile çektiklerini sık sık vurguladılar.

Konformist hayata bilinçli ya da bilinçsiz kanalize olan mütedeyyin kesimin bu yolda dikkatimizi çeken en önemli hususlardan biri de din olgusuna olan yaklaşımlarıdır. Özellikle Ayasofya’nın camiye çevrilmesi hadisesinde bu kesimin tavrı buna örnek gösterilebilir. Örneğin, Ayasofya Cami’nin açılmasını bir kurtuluş-iman meselesi olarak telakki ettiler. Sosyal medyada yayınladıkları mesajlarla ve aldıkları beğenilerle dindarlıklarını tasdik etmiş oldular. Böylece asıl sorumluluklarına asıl yaralarına olan mesafeyi bir kat daha açmayı başarmış oldular. Ayrıca bu tavır Türkiye’de dindarlığın yeni biçimleri olarak da okunabilir. Dindarlıkları, anlamdan ve içerikten yoksun; gösterişin ve yapaylığın hat safhada olduğu samimiyetsiz bir dindarlık biçimi olarak değerlendirilebilir. Fransız yazar Guy Debord’un dikkat çektiği gibi hakikatin sansürlendiği bir toplum görünümüne yaklaşıyoruz. Bu toplumda birey, kendi gerçekliklerini belirlediğine ve inanacağı değerleri de belirleme yetisini elinde bulundurduğuna inanır. Böylece değer ölçüleri de bir nevi metalaşmış olur. Çünkü gerçeği sağlama imkanına sahip olmak; imkân eşitsizliğine işaret etmektedir. Nitekim bu imkana sahip olan mütedeyyin kesiminin hakikat anlayışında da “gerçek”, kendi hayatının “selameti” için vardır. Onun selameti ona göre yarınların teminatıdır.

Peki yara nedir? Yara, bir tarafıyla bugün ve dün arasındaki doku uyuşmazlığıdır. Mahiyeti ve seviyesi ne olursa olsun ekonomik ve politik alana büsbütün kanalize olmadan önce; eşitlik, hak, adalet gibi sloganlarla direnilen bir noktadan safkan devletçi argümanların kabul gördüğü bir alana geçmek, yaradır. Tam düşecekken tutunduğu dalı Rab bellemek, yaradır. Endişemiz yaranın, çıkar bir yol olarak kabul görmesidir. Çünkü Allah insanı iddiasından vurur.


[1] Elbette bazı din adamları ve aktivistler bu durumu İslam ile açıklamadıkları gibi olumlu da karşılamamaktadırlar. Ayrıca Atatürk’ün müze kararı üzerine tekrar camiye çevrilmesinden rahatsız olan birçok insan vardır.

[2] Burada açıklamamız gereken çok önemli bir nokta var. Kastettiğim kesime “mütedeyyin kesim” dedim çünkü kendilerini muhafazakâr-dindar olarak niteliyorlar. Ancak bu insanlar kesinlikle Türkiye’deki İslamcı, dindar veya muhafazakâr kesimin tamamını temsil etmemektedir. Bu kesim kapital sisteme eklemlenmiş ve sistemden aslan payı almak isteyen küçük bir grubu temsil etmektedir.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz