Joachim Trier’i Manevi Değer (Affeksjonsverdi) ile tanıdım. Başrolünü bir evin oynadığı film diyorum ben ona. Kuşaktan kuşağa aktarılmış, insanların ve anıların gelip gittiği bir mekân, ne çok şey anlatır kendi başına. Trier de evi bir mekân olmanın ötesine taşıyıp bir aktöre dönüştürmüş. Buna benzer bir düşünceyi Wong Kar-wai’nin Chungking Ekspresi’nde görmüştüm. Evi su basar fakat dairenin sahibi bunun musluğu açık unutmasından çok dairenin sulugöz olmasına bağlar. Evin bu kadar ağlayacağını hiç düşünmediğini ifade eder. Etkileyici bulmuştum.

Chungking Ekspresi’nden söz edince zihnimde California Dreamin’ hemen dönemeye başladı. Bir filmin atmosferini bir şarkı kurabilir mi? Bazen kuruyor işte. Sadece atmosferini değil, bir kadının saplantılı denilebilecek aşkını da ete kemiğe büründürüyor. Ne tuhaf filmdir o. Tabi filmin ikinci hikayesinden, bir adamın evini, ona rağmen, yer yer ondan habersiz, hayatının her köşesine sızarak ve sinerek düzenleyen kadının hikayesinden söz ediyorum.

Bir kıyas düşüncesiyle yazıya başlamadım fakat Ekspresi’n sarmal gibi içine çeken atmosferine kalemimi kaptırmaktan kendimi alamadım. Manevi Değer’in ekseninde aile, hafıza ve gelecek yer alıyor. Daha görünür düzlemde ise baba-kız ilişkisi. Bergman’ın Persona’sını izleyenler o filmin ana-kız ilişkisine dair mücevherler ve hançerler barındıran derinliğini bu filmde bulabileceği umarak izleyeceklerse hiç bu filme başlamasın daha iyi. Çünkü Trier bir genel cerrah değil. Filmlerinde gerçekleştirdiği operasyonlar daha steril. Filmin koridorlarında kan gövdeyi götürmüyor. Sedyeden düşen organlar yok. Ama şu var: Karakterleri muhakkak bir ameliyat izi taşıyor.  Nora Borg da öyle. Babasını aşamayan bir kız çocuğu hikayesi diyeceğim de hangimiz aşabiliyoruz ki babamızı. En çok da aştığını düşünerek yıkıp geçen, yok sayanlar babalarına takılıyor. Babalar bir kader gibi, evlatlarının önünde dururlar. Nora’da da çelişkiyi ortadan kaldıran günün sonunda babasının senaryosuna ayak uydurması değil mi? Bu benim yorumum. Hayır aslında seçtiği, kendi yolu ve kaderi diyenler de olabilir. Ayrıca çelişkiyi ortadan kaldıran diyorum ama, kalkıyor mu ondan da emin değilim. Veya kalkmalı mı, ondan da. Tersini yapmış olsa, yani babasının yazdığı senaryoya dahil olmayı reddetse, sorduğum soruların aksini sormak da mümkün hale gelecekti. Hayat bu. Bazen bir yüz çevirme ortadan kaldırabilir çelişkiyi.

Babaların maharetleri zannettiğimizden fazladır. Gustav Borg’un da öyle. Eşi benzeri bulunmayan manipülasyon kabiliyetleri ile, duygularınızın kendilerine karşı en inceldikleri noktada, hayatları boyunca bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek yaptıkları tüm yanlışları da temize çeken bir söylemi, yeni dünyanız haline getirivermelerini, bilirsiniz. Kendisine en hak verdiğiniz yerde, sizi en çok yaralayan şeyi müdafaa etmeye başladıklarını hayretle izlediğiniz olmuştur. Bu filmde de biraz bunu izledim.

Joachim Trier klişe ile büyük sinemanın arasında bir yerde duruyor. Ama sinema tekniği birçok çağdaşından çok daha iyi bana kalırsa. Oslo üçlemesinin parçaları olan Dünyanın En Kötü İnsanı (Verdens verste menneske) ile Tekrar’ı (Reprise) izlerken bunu daha net hissettim. Bu filmlerde hep insanın tercihlerini, yer yer hafızasını zamanda sıçramalar yaparak anlatıyor. Sinemada genellikle hor görülen fakat konusu ne olursa olsun hayati önem taşıdığını düşündüğüm tempo meselesini bu filmlerde kendi çerçevesinde çözdüğünü gördüm. Bu çok yanlış anlaşılabilen bir konu. Çok az mekân, hareket ve diyalog içeren bir hikâyenin izleyiciyi dipdiri tutması mümkündür. Bu, bir günah gibi seyircinin terbiye edilmemiş gözüne yüklenmemeli. Mesela Tekrar bu konuda bir ders niteliğinde. Hayatın her anında kendini gösteren hafızanın, insanın tercih anlarında nasıl görünebileceği, işkence etmeden de gösterilebiliyormuş, dedim izlerken: Belgesel dilinin, varsayımların, alternatiflerin, hikâyenin içerdiği drama rağmen, şenlikli bir toplamı.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.✉

Yorum yaz