Perfect Days üzerine yazarken “Peki ‘küçük adamlar’ın hayatları gerçekten de bir hikâye barındırıyor mu? Yoksa birtakım başka hikayelerin içinde hikayelerimiz ufalanıp gidiyor mu?” diye sormuştum. Hasbelkader karşıma çıkan Hen tam da bu sorunun cevabını arayan bir film. Ama ilginçtir, insanın trajedisi üzerinden değil, bir tavuğun varlığı üzerinden. Yani bir filmin başrolünü değil bir ev, bir tavuk dahi oynayabilirmiş.

Haldun Taner de bir kişnemeyi merkeze alıp Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu’yu yazmadı mı? Olacak tüm gelişmeleri tetikleyen bir at kişnemesi… Gerçi yağmur yağmasa, atın ayağı kaymasa, acaba o at kişner miydi? Hem sebepsiz yere niye kişnesin at, hayvan değil ya…

Tavuğun başrolünde olduğu bir hikâye ne vaadedebilir? Doğrusu bana tam da ilgi duyduğum bir alanda tenezzühe çıkma imkânı sundu. İnsanlar olarak kendi bilincimiz dışına çıkabilme imkânımız var mı? Soru bu. Bilincimiz, daha temelde varlığımız, daha da sınırlayarak söylersek bedenimiz yegâne imkânımız. Fakat diğer taraftan kafesimiz. Kaldı ki kafesin kapısı vardır, ışık alır. Mağaramız, diyeceğim fakat onun da bir çıkış kapısı olması ihtimal dahilindedir. Çıkışı olmayan, kapalı bir mekân. İçindesin ve tüm gerekçelerinin dayanağı yine senden kaynaklanan birtakım şeyler.

Fakat bir taraftan da iletişim kuran varlıklarız. Yüz yüze bakıyoruz. Birbirimizi anladığımızı bile düşünüyoruz. Öyle ki muhatabımızın leb demesine gerek kalmıyor. Konum değiştirebiliyoruz. Birbirimizin yerine geçiyoruz. Bir zaman veryansın ettiğimizin yerinde dururken bir başkasının yazıklanmalarını dinliyoruz. Masanın bu tarafında otuyoruz, zaman geçiyor, diğer tarafında oturuyoruz. Ama hiçbir zaman muhatabımızın bilincinden açılan bir çift gözle kendimize, dünyaya bakamıyoruz.

İnsan elinden çıkan kültür ürünleri bu imkânı ne kadar içerir bilemiyorum ama ben bir kitap, bir film bir şekilde ilgi alanıma girdiyse biraz bu heyecanı taşırım: Kendi bilincimden çıkarak, hiç değilse biraz olsun uzaklaşarak, daha da değilse bir diğer bilince temas ederek başka bir bilinçten görebilme, duyabilme, hissedebilme heyecanını… Ve çoğu vakit de şu iki durumu aynı anda yaşarım: (1) Aynı dünyada yaşıyoruz ama ne farklı hayatlar var. (2) Ne farklı insanlar var ve buna rağmen hikayemiz özünde aynı.

Hakikaten de aynı dünyada yaşarız, aynı şehirde yaşarız, hikayemiz aynı sokaklarda şekillenir ama ne başkasını kendi hayatımıza koyabiliriz ne de kendimiz o hayata bir yerinden ilişebiliriz. Her şey bambaşka görünür ve öyledir de. Farklı diyarlarda yaşarız, ne sesimiz ne rengimiz birbirine benzer ama bir de bakarız ki karşımızdaki bizdir: Tepkileriyle, hissettikleriyle dile getir(e)mediklerimizi en mahrem yerlerine kadar açtığını düşünürüz.

Bir taraftan da farklı hikayeler cereyan etmektedir. Olaylar gelişir. Tesadüfler, ansızınlar, birdenbireler hayat ırmağında yıkanır durur. Bu su hiç durmaz. Günlerimiz, farklı insanların günleriyle yer yer iç içe geçmiş halkalar halinde, yer yer kesişim kümeleri olacak şekilde, bazen birbirine teğet geçerek bazen de çarpışarak devam eder.

Peki bu kümelerin civarındaki diğer varlıklar ne yapar? Mesela bir köpek? De Amicis 1874’te “İstanbul’un en kalabalık yerlerinde, sokağın ortasında halkalanıp yatan dört veya beş köpek yarım gün boyunca bütün bir mahalle halkının kıvrıla kıvrıla yürümesine sebep olur.” cümlesini yazmış. Bu satırları okurken o köpeklerin De Amicis’i nasıl gördüğünü bir an için düşündüğümü hatırlıyorum. Ya bir tavuk?

György Pálfi kafrajını bir tavuğun, ama diğerlerinden farklı, kara bir tavuğun, seri üretim yapılan endüstriyel bir çiftlikten bir şekilde paçasını kurtaran bir tavuğun hikayesini anlatıyor. Cümle tuhaf duruyor. Bir tavuğun hiç hikayesi olur mu?

Yoksa bir tavuğun hikayesi ancak ve ancak insanların hikayesi içinde mi bir anlam ifade eder? Pálfi hikâyeyi ambalajlanan yumurtalar ile başlatıyor. İnsanlar tavuğun adımlarına göre kadraja girip çıkıyor. Tavuğun öngörülemez bir sonraki adımı bir başka insanı, bir sonraki adımı bir başka insanı görünür kılıyor. Dolayısıyla Pálfi insanı doğrudan merkeze alan bir eksen belirlemiyor. Filmde bir tavuklar-arasılık söz konusu. İlaveten tavuğun diğer hayvan türleri ile ilişkisi de. Fakat yine de anlamlı ve bütünlüklü denilebilecek bir hikâyeye insan odağında da tanıklık ettiriyor. Endüstriyel üretim bandından sıçrayıp çıkarak köhne bir kulübeye yolunu düşürmesi de öyle bir şehir ve şehirle özdeşleştirilmiş problemlerden kurtulma teması ile şekillenmiyor. Pálfi bu kolaycılığa kaçmamış.

Anlamlı ve bütünlüklü denilebilecek bir hikâyeye insan odağında da tanıklık ettiriyor dedim ama şunu da düşünmeden edemiyorum: Pálfi bunu yapmasa acaba nasıl bir film ortaya çıkardı. Yani film süresince bizim için hiçbir tutarlı hikâye çıkarılamayacak diyaloglar ve olaylar söz konusu olsaydı? Ya da cümleyi şöyle kurayım: Biz olandan bitenden hiçbir tutarlı hikâye çıkaramayacak kadar film sürecinde ekarte edilseydik? Ne olurdu?

İnsanların kaderini bir tavuk belirleyebilir mi? Bu sorunun bir etki uyandırmayacağının farkındayım. Çünkü korona sürecini yaşadık, garajda tıraş olurken polis baskını yiyen insanları seyrettik. Bir tavuk bir virüsten daha büyük olduğuna göre insanlığın akıbetinde daha çok etkiye de sahip olabilir. Dolayısıyla tavuklara ne taşıdığını bilmeyen kuryeler muamelesi yapılması haksızlık olur. Bir yerden başka yere taşıdıklarıyla değil, doğrudan yaptıklarıyla da bir şeylere etki edebilirler ve bu şeyler önemli de olabilir. Önem dediğimiz, bizim dünyamıza olan etkileri ölçeğinde mi açığa çıkıyor? Bilmem. Bir kara tavuk değilim ki dünyamın ancak bir başka dünyaya etkisi ölçeğinde değerli olup olmadığını durup düşüneyim…

Bir şey okurken ya da izlerken yanıma bazen tanımadığım insanları çağırdığım olur. Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu’yu okurken Emre Şan’ı çağırdım mesela. Şu öyküyü okusa, atın o kişnemesi ve etrafında geçen olaylar arasındaki bağları Merleau-Ponty’i de yanına alıp bir görünür kılsa, ne iyi olur dedim. Hen’i izlerken de zihnim Selami Varlık’ı çağırdı. Karlı bir gece vakti Paul Ricoeur’u uyandırıp bu filmi izlese ve şu tavuğu diğer tavuklarla, hayvanlarla ve insanlarla birlikte hermenötiğin dibi görünmeye sularına sokup sokup çıkarsa? Acaba neler çıkardı ortaya? Allah’tan kendimi biraz olsun tanıdığım yaşlarımdayım. Hemen kovarım bu düşünceleri zihnimden. Kendi başıma bir daha okur, bir daha izlerim.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.✉

Yorum yaz