Modern dünya sisteminin epistemolojik köklerini ve zihni yapısını kavramak, Yahudi teolojisinin insanlığa ve dünyaya bakış açısını derinlemesine incelemeyi zorunlu kılan bir süreçtir.  Özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren Orta Avrupa Yahudilerinin kasıtlı ve programlı bir şekilde ekonomik sermayelerini sosyal ve kültürel sermayeye dönüştürerek uluslararası etkinliklerini genişletmesiyle modern dünya sisteminin paradigmasını oluşturan en önemli aktörü olmasıyla bu süreç rüştünü ispat edecek seviyeye gelmiştir. Yahudilerin var olma ve yayılma politikasını İsmet Özel, bundan otuz yıl önce, 20. yüzyılı “Yahudi asrı” olarak nitelemişti. Özel’in bu analizi esasında Yahudilerin yayılmacı ve kontrol edici uygulamalarına imkân tanıyan modern sistemle ilintiliydi. Benim değerlendirmem daha çok Yahudilerin inanç temelli içtimaî yorumlarına dönük olacaktır.

Yahudilik etrafında şekillenen inanç ve kimlik tartışmaları, tarih boyunca (primitif metinler dahil) “seçilmişlik”, “ayrıcalık” ve “tarihsel misyon” gibi mefhumlar üzerinden şekillenmiştir. Bu çerçevede, Yahudi topluluklarının farklı coğrafyalarda varlıklarını muhafaza etme, kendilerini tahkim etme ve tarihsel sürekliliklerini temin etme iradesi, çoğu zaman güçlü kolektif bir bilinçle kendini idame ettirmiştir. Bilhassa dinî kimlik, toplumsal dayanışma ve tarihsel hafıza arasındaki irtibat, bu toplulukların uzun asırlar boyunca dağınık bir şekilde yaşamalarına rağmen müşterek bir mensubiyet duygusunu muhafaza etmelerinde mühim bir rol oynamıştır.

Bununla birlikte, Yahudi topluluklarının farklı toplumlarla ilişkileri tarih, siyaset, hukuk ve içtimaî şartlar dikkate alındığında ahlak, adalet, hukuk ve usul gibi kavramların Yahudilerin inhisarında bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu ihtiraslı anlayış özellikle Fransız ve Amerikan devrimleri ile kendi kurgusunu pekiştirmiş ve yaymıştır. Nitekim modern kapitalist sistem tarih boyunca farklı Yahudi cemaatlerinin içinde bulundukları siyasî ve kültürel şartlara göre çeşitli stratejiler ile ilerlemiştir. Bu anlayış Yahudilerin bulundukları her coğrafyada var olma ve hüküm sürme güdülerini canlı tutan en önemli motivasyon kaynağı olmuştur. Çünkü kendi mensupları dışında kalanlara her türlü müdahale hakkına ve cüretine sahip olduklarını düşündükleri için ahlak, usul, adalet, hukuk gibi kavramların sadece kendilerinin tekelinde bulunması gereken tabii bir hak olarak telakki etmişlerdir.

Siyasal bakımdan daha merkezi ve görünür bir örgütlenmenin ise modern dönemde, bilhassa 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın ilk yarısında belirginleştiği söylenebilir. 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Avrupa ve Amerika başta olmak üzere birçok merkezde bilim, sanat, felsefe ve akademi sahalarında son derece etkili bir Yahudi entelektüel birikimi teşekkül etmiştir. Nitekim modern düşünce tarihinde mühim tesirler bırakmış pek çok ismin, doğrudan ya da dolaylı biçimde Yahudi düşünürler, hocalar veya entelektüel çevrelerle temas kurduğu bilinmektedir.

“Modern dünyanın pratik işleyişi ve toplumsal düzeni, bir azınlık mensubunun, özellikle de bir Yahudi’nin, Yahudi olmayan bir toplumda kimliğinden zarar görmeden var olabilmesini sağlayacak şekilde tasarlanmıştır.” Bu iddia mevcut küresel sermayenin ve işleyişinin ekseri işletiminin Yahudi şirketleri tarafından idare edilmesiyle anlaşılmaktadır. Nitekim son 7 Ekim olayından sonra birçok uluslararası şirket (Starbucks, Mcdonalds vd.) İsrail’in soykırım politikasını desteklediklerini açıkça beyan etti. Dolaysısıyla başta insan hakları ve içtimaî yaşamı düzenleyen kaideler olmak üzere mevcut küresel sitemin güç ve sermaye yönetiminden dolayı Yahudi ahlakı ve inancına göre işlediği artık su götürmez bir gerçeklik olarak anlaşılmaktadır.

Modern seküler sistemin temel kodları, Eski Ahit (Tanah) ve özellikle Talmudik yorumlarda saklı olan “seçkinlik” ve “hakimiyet” kavramlarında barınır. Yahudi inancının merkezinde yer alan Am Segula (Seçilmiş Halk) kavramı, teolojik bir ayrıcalığın ötesinde, dünyaya nizam verme yetkisini ve sorumluluğunu taşımaktadır. Bu teolojik bakışın pratik yansıması, Tekvin (Genesis) kitabında geçen “Yeryüzünü doldurun ve onu denetiminiz altına alın” (1:28) buyruğunda kendini gösterir. Bu ilahi emir, modernitenin doğaya ve diğer insan gruplarına karşı takındığı “nesneleştirici” ve tahakküm kurucu tavrın tarihsel arka planını oluşturmaktadır.

Yahudi teolojisi ile modern seküler anlayış arasındaki en derin örtüşme noktası, “tek dünyalılık” anlayışıdır. Hristiyanlıkta merkezi bir yer tutan “öte dünya” ve “çilecilik” anlayışının aksine, Yahudi inancı dikkati yeryüzündeki fiziksel hakimiyete, maddi birikime ve hukuki anlamda adaletin tesisine yoğunlaştırır. Bu perspektifte ahiret, cennet ve cehennem gibi kavramlar kitleleri oyalamak için üretilmiş unsurlar olarak görülürken, esas odak noktası içinde yaşanılan dünya olmaktadır. Bu anlayış, modern kültürü şekillendiren “ruhun ölümü”, “ahiretin ölümü” ve hatta “Tanrı’nın ölümü” süreçleriyle büyük bir uyum arz eder. Pozitivizm gibi akımlar, görünen vaka ile öz arasındaki mesafeyi yok sayarak “gördüğümüz neyse hepsi budur” diyerek bu “tek dünyalı” materyalist bakış açısına can suyu sağlamıştır. Bu durum, Yahudilerin kendi zihniyetleri içerisinde kalarak modern dünyada otorite olmalarına zemin hazırlamıştır.

Yahudi ahlakı, niteliği (karakter, erdem, ruh) niceliğe (para, kâr oranı, hesaplanabilirlik) indirgeyen bir yapıya sahiptir. Sombart’ın analiz ettiği “para yoluyla soyutlama” yeteneği, her şeyi eşitler ve alınır satılır kılar. Yahudilerin diasporadaki “yabancı” statüleri, onların her toplumda rasyonel, nesnel ve kişisel olmayan bir ekonomik tavır geliştirmelerine neden olmuştur. Günümüzde bu tavır, belirli bir grubun tekelinden çıkarak küresel bir “ahlaki paradigma” haline gelmiştir, artık herkes rasyonel çıkarını maksimize etmeye çalışan birer “yabancı” gibi davranmaktadır.

İlahiyatla kurulan ilişkinin bile zaman zaman materyalist ölçülerle, bir tür “pazarlık mantığı” ile yürütülmesi, bu pragmatik ahlakın bir sonucudur. Yahudilik kendini hem bir inanç sistemi hem de bir kültür üzerinden tanımladığı için kültürün zarar görmesi inancın da zarar görmesi anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, modern dünyanın sunduğu seküler mazeret alanları (örneğin pazar ayini saatinde başlatılan konserler gibi kültürel pratikler), Yahudilerin kendi kimliklerini koruyarak toplumsal hayata entegre olmalarını kolaylaştırmıştır.

Yahudi geleneğindeki Halakha (Dini hukuk), hayatın her alanını en ince ayrıntısına kadar katı kurallarla düzenler. Modern sistemde bu teolojik miras, devasa bir bürokrasi ve pozitif hukuk düzeni olarak tezahür eder. Bu yapının en tehlikeli yansıması, “yasal olanın ahlaki olduğu” inancıdır. Modern insan, vicdanını sistemin kurallarına teslim ederek, sistemin çizdiği sınırlar içinde kaldığı sürece yaptığı sömürü veya adaletsizliğin ahlaki sorumluluğunu üstlenmez hale gelmiştir.

İçinde yaşadığımız bu sistem o kadar baskındır ki, Thomas Kuhn’un “paradigma körlüğü” dediği durum yaşanmakta, insanlar başka bir ahlaki dünyanın mümkün olduğunu dahi düşünememektedir. Zayıfların korunması veya paylaşım gibi insani değerler, ancak sistemin verimliliğini artırdığı ölçüde “sosyal sorumluluk” adı altında yer bulabilmektedir. Birey, sistemin bir gereği olarak gördüğü doğa talanı veya sınıfsal uçurumlar gibi eylemlerle aslında kendi öz değerlerine yabancılaşmaktadır. Bu durum, bireyin “içindeki” sistem sesinin, kendi vicdanının sesini bastırmasına yol açar.

Yahudilerin Türk topraklarındaki varlığı, 1492’de İspanya’dan kovulmaları ve Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmeleriyle tarihi bir ivme kazanmıştır. Bu geliş, Amerika’nın keşfiyle aynı döneme denk gelen manidar bir tevafuktur. Hristiyan Avrupa’da dışlanan ve zulme uğrayan Yahudiler, Müslüman coğrafyasında davranış kalıpları (koşer, sünnet vb.) bakımından kendilerine yakın bulunmuş ve sempatik bir kitle olarak algılanmışlardır. Osmanlı toplumunda Yahudiler, ticaret yollarını ellerinde tutarak ve sanat dallarında (özellikle musiki) etkin rol oynayarak Türk kültürüyle iç içe geçmiş, “bizim Yahudiler” olarak nitelendirilmişlerdir.

Ancak bu yüzyıllık kader birliği, Siyonist Kongresi ve beraberinde gelen toprak talebiyle büyük bir kırılmaya uğramıştır. Başlangıçta politik bir hareket olan Siyonizm, kısmi dini muhalefete rağmen Filistin’e dönüş hareketine dönüşmüş ve bu durum Osmanlı topraklarında bir “vatan bulma” arayışına evrilmiştir. Modern jeopolitikte Türkiye, İsrail ve Mısır, Batı tarafından Avrupa’yı “barbar dalgalardan” koruyacak birer “dalga kıran” veya “şemsiye” olarak kurgulanmıştır. İsrail’in bölgedeki varlığı sadece askeri ve demografik hamlelerle pekiştirilmiştir. Nitekim çatışma bölgelerindeki Yahudi nüfusun hızla İsrail’e taşınması, bölgedeki tansiyonun yükseleceğinin önceden işareti olmuştur.

Bugün Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler derin bir iktisadi ve teknik boyuta sahiptir. Türkiye’nin sebze tohumlarından teknik araştırmalara kadar pek çok alandaki bağımlılığı dikkat çekicidir. Bu durum, Büyük İskender’in bir toplumu itaat altına almak için beslenme alışkanlıklarını değiştirmesi örneğinde olduğu gibi, üretim biçimleri üzerinden kurulan bir hakimiyetin siyasi bağımsızlığı nasıl zedeleyebileceğini göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda Ortadoğu’dan koparılarak Avrasyacı bir zihniyetle İç Asya’ya yönlendirilmek istenmesi, bu geniş stratejinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Thomas Kuhn’a göre bir paradigma, barındırdığı anomaliler artık açıklanamaz ve sistem tarafından taşınamaz hale geldiğinde yıkılır. Modern dünya sisteminin ahlaki paradigması bugün üç büyük krizle karşı karşıyadır:

  • Anlam Krizi: Maddi birikimin insanın varoluşsal boşluğunu doldurmakta yetersiz kalması.
  • Ekolojik Yıkım: Doğanın sadece bir kaynak olarak görülmesinin (Yahudi-Hristiyan-Modern ortak mirası) fiziksel sınırlarına dayanması.
  • Küresel Adaletsizlik: ”Seçilmişlik” paradigmasının yarattığı hiyerarşinin artık geniş kitlelerce meşru görülmemesi.

“İçimizdeki Yahudi”, modern sistemin bireyin zihnine nakşettiği rasyonel, pragmatik, maddeci ve güç odaklı ahlaki kodun metaforudur. Siyonizm’in Gazze’de sergilediği vahşet ve bölgesel saldırganlık, bu zihniyetin fiziksel bir dışavurumudur. Ancak asıl tehlike zihnimizin derinliklerindedir, bu parazit yapı toplumun hayati hücrelerine sirayet etmiştir. Türkiye’nin vatan bütünlüğünü koruması ve hakiki bir selamete ermesi için ilk vazifesi, düşüncesinin namlusunu zihnindeki ve vicdanındaki Yahudi’ye, bir diğer ifadeyle “içimizdeki Yahudi”ye çevirmek olmalıdır.

Kuhn, T. S. (1970). Bilimsel Devrimlerin Yapısı (N. Kuyaş, Çev.). Kırmızı Yayınları.

Lewis, B. (2014). Modern Türkiye’nin Doğuşu. Arkadaş Yayınları.

Özel, İ. (1995). İsmet Özel’le Başbaşa. Kanal 7. Erişim: 07.04.2026. https://www.youtube.com/watch?v=etrVWOvMvUs.

Sombart, W. (2005). Yahudiler ve Modern Kapitalizm. (S. Gürses, Çev.). Küre Yayınları.

Weber, M. (2011). Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu. (Z. Gürata, Çev.). Ayraç Yayınları.

Kitab-ı Mukaddes: Eski ve Yeni Ahit (Tevrat, Zebur ve İncil). (2001). Kitab-ı Mukaddes Şirketi.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz