Lise yıllarında ilkel bir heyecanla Fanon’un satırları üzerinde göz gezdirirken özellikle Cezayirli Müslümanların radyoya karşı duydukları rahatsızlığın bende derin bir tesir uyandırdığını hatırlıyorum. Instagram, Tiktok, Reels, yapay zeka araçları vd. uygulamaların insanların zihnini, dikkatini neredeyse tümüyle hükmü altına aldığı bugünlere göre demode kabul edilebilecek bir “eski arkadaşlar” yoklaması olarak Facebook’un altın çağlarını yaşadığı günlerdi. Bugüne kıyasla o yıllara bir masumiyet atfetmiyorum. O yılların vasfını izaha çalışıyorum. Temel anlamıyla 90’lar kuşağı için 2010 öncesi yıllar, “kafe sonrası” dönemiydi. Artık bilgisayar, fakir veya zengin hemen herkesin evine girmiş, girmekle kalmamış bilgisayar ortak oturulan salon vb. alanları da aşarak şahsa özel olarak odalara da misafir oluyordu. Yani henüz yirmi yaşına gelmeden teknolojinin ana hatlarıyla üç ayrı safhasını ve tesirlerini bilfiil tecrübe ettiğimi şimdi anlıyorum. Her bir safhanın bir insanın gündelik hayatındaki karşılığının bir o kadar farklı ve katmanlı olduğunu ifade etmeliyim. İnternet kafedeki sosyalleşme biçimi, o ortamda maruz kalınanlar ve tercih edilenlerin insan bünyesindeki etkisi, evde ortak yaşama alanında herkesin görebileceği bir konumdaki bilgisayarın başına belirli işleri yapmak için geçilmesi ve nihayetinde dizüstü bilgisayar ile bir odada baş başa kalınması. Son aşama aynı zamanda telefonun yaygınlaştığı ama internet kullanımının da henüz çok kısıtlı olduğu yeni bir sürecin ilk aşamasını ifade ediyor. Kolay kolay kimse 7-24 mobil interneti açık şekilde telefon taşımazdı. Yapılacak iş halledildikten sonra mobil verinin kapatılması genel kaideydi. İşte böyle bir zaman diliminde, neredeyse nasıl bir kötü amaca hizmet edebileceğini dahi anlamakta güçlük çektiğim radyonun eve girişine Cezayirli Müslümanların direnç gösterdiklerini okumak, en hafif ifadeyle, şaşırtıcıydı. Benim için şaşırtıcı olduğu kadar öğretici de oldu.
Fanon, Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi‘nin “Burası Cezayir’in Sesi Radyosu…” başlıklı bölümde, Cezayir halkının radyoya bakışının sömürge döneminde tamamen reddedişten, bağımsızlık savaşı sırasında aktif sahiplenmeye nasıl dönüştüğünü anlatır. Savaş öncesinde radyo Fransız sömürgeciliğinin sesi olarak algılanır; onu eve sokmak işgalcinin kültürünü, dilini ve hakikatini kabul etmek anlamına gelir. Bu yüzden birçok Müslüman aile radyoyu bilinçli biçimde reddeder. Ancak kurtuluş savaşı başlayıp “Cezayir’in Sesi” radyosu ortaya çıktığında aynı cihaz ulusal kimliğin ve direnişin aracı hâline gelir; artık radyo Fransızların değil, halkın konuştuğu bir mecra olur ve Cezayirliler ilk kez kendilerini bir millet olarak “duymaya” başlar. Fanon bu dönüşümü şöyle ifade eder:
Aile içindeki o eski direnişler terk edilir: ana-baba, kız, çoluk çocuk dirsek dirseğe verir, ” Cezayir’in Sesi'”ni bekler. Eski utanma duygusunu, eski cemiyet kurallarını bir kenara bırakmış ve radyodan dinlenen konuşmaların arasında geçen aşk dolu sözlere veya açık saçık ifadelere karşı muafiyet kazanmış bulur kendini Cezayir ailesi.[1]
Benim için öğretici olan kısmı evvela Cezayirli Müslümanların radyoya gösterdikleri dirençti. İlk karşılaşmada duyulan keskin rahatsızlıklarında o gün için yabancısı olduğum, hastalıktan berî bir fıtrı tabinin izlerini görmüştüm. Müslümanların radyoyu reddetmesinde varoluşsal bir savunma tavrı söz konusu çünkü radyo yalnızca bilgi taşıyan bir araç değil, sömürgecinin tek taraflı konuşma hakkını temsil eder. Red tavrının aşınmasındaki aşama “Cezayir’in Sesi” radyosunun kurulmasıdır. Peki Cezayir’in sesi kimin sesi olmuştur? Yani açılan kanal sömürgecinin konuşmasını “tek taraflı” olmaktan çıkarmış mıdır? Bunu hiç Cezayir’e gitmeden de cevaplamak mümkün. Cumhuriyet’in teşekkül devirlerindeki klasik hariciyeci profilimizi ve “Türkiye’nin sesi” olması için kurulmuş kurumlarımızın genel profilini düşünmemiz kâfi. Bu profili şöyle tarif etmek mümkün: Toprağına yabancı, Batı’ya hayran, hümanizmi ufuk addeden, ki onu da ya tercüme ya da karbon kağıdı üzerinde talim eden bir seciye. Esas soru: Peki kullanılan aracın kendisi aracın tabiatının, varoluş sebebinin haricinde bir sese imkan tanır mı?
Eski tartışmadır: Kendi değer dünyamızın içinde üretilmemiş araçlar ile iyi-doğru-güzeli ifade etmenin imkânı var mıdır? Nam June Paik’in bazı işleri bu hususta zikre değer. Paik, 1969’da teknolojinin davetkar sesini ve insanlara nasıl bir alan açtığını Participation TV’de gösterir.[2] Ortaya küçük bir televizyon ve mikrofon bırakır. İnsanlar ellerine alıp çıkardıkları sesin dalgalarını, titreşimlerini ekranda görürler. Yani kendilerine gösterileni değil de, bir anlamda kendilerini görürler. En azından kurulan sahne bunu düşündürür. Bunun bir adım sonrası Paik’in 1974’teki TV Buddha’sıdır.[3] Artık bir televizyon ekranı ve karşısında da Buddha vardır. Televizyon bir meditasyon aracına ve kendini temaşa etme zeminine döner. Özgürleştirme misyonuyla gerçekleştirilen işgal hareketleri gibi, televizyon da karşısında oturanı böylece özgürleştirir. Fakat bu özgürleştirme yok sayarak, imha ederek icra edilemez. Neticede televizyona bakan da (Buddha) kendini (temsilini) görür. Özgürleştiren, Hegel’i doğrularcasına, başkası tarafından tanınmaya, çelişki içerse de, ihtiyaç duyar. İzleyiciye bir mikrofon, bir koltuk, hatta eşi benzeri görülmemiş güzellikte koltuklar vermek icap edecektir.
Kalem yükünü indiriyor. Yazdıkça hatırlıyor insan. Friends’in vaktiyle gülerek izlediğim bir sahnesini burada hatırlatabilirim. Joey aynı evi paylaştığı arkadaşı Chandler Bing’e sürpriz yapar. Televizyonun karşısında dört başı mamur iki seyir koltuğu yerleştirilmiştir. Joey ve Chandler koltuklara geçer, koltukların konfora açılan değişik özelliklerini birlikte sınarlar ve rahatlarına imkan veren her yeni özelliği büyük bir zevkle karşılarlar. Bu, Paik’in dikkat çektiği katılım düşüncesinin gündelik hayatta koltukla tahkim edildiği alandır. Bölümün sonunda ikili adeta morona dönmüş bir halde, izledikleri animasyon filme kahkahalarla gülerken görülür. Oluşturulan sahne şöyledir: Ekrandaki ikili Joey ve Chandler’ın temsilidir. İki animasyon film karakteri sadece gülmektedir. Joey ve Chandler da onların gülüşüne gülmektedir. (E ekran karşısında da biz Joey ve Chandler’a güleriz.) O esnada yangın alarmı çalar. Joey “bu yangın alarmı değil mi” der, Chandler ise elini yere koyup “yeterince sıcak değil henüz vaktimiz var” diyerek cevap verir.
Yukarıda eski tartışmadır dedim ya, eski itiraz da şudur bu hususta: Ne yani, mesela radyo öncesine mi dönelim? Bu itiraz ile boykot meselelerinde de çokça karşılaştım. Aslında aynı zaman ve mekanda kurulsa da iki ayrı dünyanın çarpışmasıdır bu. Siz mümkün mertebe yanlış olan araçlardan uzak durmaya, itirazınızı muhafaza etmeye gayret edersiniz fakat esasta buna dair en ufak kaygıdan azade olan ses bütün mesaisini çoğunlukla da mecbur kalınan şeylere işaret etmekle tüm direnç noktalarını işlevsizleştirmeye harcar. “Bu mesajı WhatsApp’tan yazıyorsunuz” der, “banka kartı kullanıyorsunuz” der, der ve der. Yani çağın herkesi o şeye mecbur bırakan taraflarından beslenen tezler inşa edip, sizin bir direnç ve alternatif yol seçme, üretme çabanızın önüne gelir dikilir. Halbuki alıklaştıran araçların, muhatabına bir koltuk ve ses verirken dahi, neyi nasıl örttüğünü düşünebilecek imkanlara sahibiz.
Bu imkânı görememek bizden evvel yaşamış nesillerin hassasiyetlerini yadırgamayı da beraberinde getiriyor. İranlı yönetmen Muhsin Mahmelbah bir söyleşisinde, çocukken caminin içine bir gramofon soktuklarını ve kıyametin koptuğunu anlatır. Kasetçalara izin vardır ama gramofona yoktur. Camiye gramofon sokmak o kadar tehlikelidir ki cami cemaati koşup hocayı çağırır, molla da gelip çocuklara sadece kaset kullanmalarını söyler. Teyp girmiş, gramofon da girse ne olur dememiş cami cemaati. Bir diğer örnek de Ahmed Yivlik’in İbnülemin Mahmud Kemal İnal’a ilişkin hatırasında geçer.[4] Meşhur mevlithanlardan Hafız Kemal Bey, Odeon firmasından teklif alır ve şirkete cevap vermeden önce İbnülemin’e danışır. Efendi’nin cevabı kesindir: “Sakın ha, böyle bir şey yapma. Bu, Resûlullah’ın mübarek ism-i şeriflerine hürmetsizlik olur, sen de perişan olursun, başına felaket gelir” diye cevap verir. Bir gün Mahmud Kemal Bey, Sultanahmet’ten Beyazıt’a yürürken Hafız Kemal Bey’in sesini işitir. Yakınlardaki bir camiden geldiğini düşünerek “nasıl bana haber vermedi” diye de içten içe gönül koyar. Sonra biraz ilerleyince fark eder ki ses Agop Güleryüz’ün meyhanesinden gelmektedir. “Eyvah” der, “hafızı kaybettik.” Yazar, Hafız Kemal o yıllarda çok ünlü olduğu için herkes tarafından büyük bir zevkle dinlenir, plakları da ister istemez her yere girerdi diyor bunu anlatırken. Bir mevlithan meyhanede dinlenecek kadar nasıl ünlenebilir? İbrahim Çelik Hoca, Haliç kıyılarında adımlarken hafızlık eğitimi için çocukluğunda Büyükada’ya gittiği yılları anlatmış ve bir bahiste “mevlidhanlar o yıllarda en az Ayhan Işık kadar meşhurdu.” demişti. Bu hesaba katılırsa Hafız Kemal Bey’in plaklarının meyhanelere kadar girmiş olması şaşırtıcı değilmiş denilebilir pekala. Yivlik, Hafız Kemal Bey’in plak kayıtları karşılığında aldığı yüklü meblağı, sonrasında düçar olduğu hastalıktan kurtulmaya harcadığını ama iflah olmadığını anlatıyor. Pek tabii yazarın kurduğu bu illiyetin, ispatı kabil değil. Bilvesile Allah Hafız Kemal Bey’e de rahmet eylesin. Eserlerinin de sadaka-i cariyeden olması umulur. Fakat konumuz özelinde, İbnülemin’in itirazı da önemli bir hassasiyeti ve imkânı içeriyor.
Bu imkân, artık bize yabancı gelen bir yerde. Yabancı bir yerde çünkü hemen her düşündüğünü anlık olarak yazan; zaman, mekân, mahrem, namahrem gözetmeden fotoğraf paylaşan insan profili artık genel kabul görmüş durumda. Sosyal medya, ifşaya memur insan tipini normalleştirdi, yaygınlaştırdı. Dolayısıyla bugün elimizdeki araçların her birinin bizi nasıl bir katılıma davet ettiğini, hangi sessizlikleri ve hangi konuşmaları mümkün kıldığını görebilmek, belki de tek başına bir direniş biçimi. İbnülemin’in mevlit icrasının kaydedilmesinden duyduğu rahatsızlık, Cezayirli Müslümanların radyonun evlerine girmesini istememeleri, İranlı Müslümanların camiye gramofon sokulmasına gösterdiği tepki; bir aracı sahiplenmeden önce onun neyi temsil ettiğini, kimin sesini taşıdığını ve hangi dünyayı inşa ettiğini sorma hakkının kullanılması olarak değerlendirilmeli. Dahil etme pratiklerinin her geçen gün daha da görünmezleşmesi ve içselleştirilmesi, değil itiraz etme iradesini, katılım politikalarını ve teşhir furyasını en azından yadırgayabilecek zemini dahi buharlaştırıyor.
[1] Frantz Fanon, Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi, (Pınar Yayınları, İstanbul: 2016), s. 82.
[2] Nam June Paik, Participation TV (1969), Maff, https://love.maff.tv/watch/nam-june-paik-participation-tv, (Erişim Tarihi: 2 Nisan 2026).
[3] Nam June Paik, TV Buddha (1974), YouTube, https://www.youtube.com/watch?v=CMfvLfDmqjw, (Erişim Tarihi: 2 Nisan 2026).
[4] Dursun Gürlek, İbnülemin Mahmud Kemal İnal 2, (Timaş Yayınları, İstanbul: 2020), s. 435-436.
