İnsan evladı yeryüzünde yaşadığı müddetçe yaşadığı yerlerde “kurallara tabi olma” ya da “kural koyma” eyleminde bulunmuştur. Çünkü belli kuralların hüküm sürmediği insan topluluklarında ya da toplumlarında düzensizlik ve kaosun yaşanması kaçınılmaz bir sonuç olmuştur. Bu açıdan düzeni sağlayan bir erk ihtiyacı bir arada yaşamanın temel unsuru olarak kabul görmüştür. Antik Yunan’dan günümüze kadar önemli bir mesele olarak süre gelen “devlet” olgusu; çağrıştırdığı “iktidar”, “otorite”, “güç” gibi toplumsal düzeni ve toplumsal güveni tesis edecek bir mekanizma olarak telakki edilmiştir.

Modern dönemde iktidar, otorite, güç gibi kavramları telaffuz etmek ve bu kavramların karşıladığı tasarrufları kullanmak için “egemenlik” kavramı kullanılmıştır. Batı dünyasında 16. yüzyıldan itibaren bu kavram hukuki bir zemine oturmuştur. Böylece 18. yüzyıla gelindiğinde hukukun önemli bir parçası haline gelen egemenlik olgusu, siyasi bir rolle kendi meşrutiyet alanını kurmayı başarmıştır. Dolayısıyla soyut bir kavram olarak devlet kavramı siyasi statüsünü hukuk alanına taşımıştır.

Orta çağ egemenlik anlayışından modern egemenlik anlayışına geçiş aşamasında karşımıza çıkan önemli düşünür Machiavelli’dir. Daha önce devlet erkini meşrulaştırmak ve gücünü pekiştirmek adına din kurumundan alınan desteği bir kenara bırakmış, bunun yerine yeni bir düzen ihtiyacına vurgu yaparak “politikayı” savunmuştur. Din ve ahlak kaygısından uzak egemenliğin tek dayanağı ve yegâne amacı olarak “insanların güvenlik” ihtiyacını merkeze almıştır. Egemen otorite laik olmalı yani din etkisinden arınmalıdır. Çünkü Machiavelli’ye göre İtalya’da birliğin ve düzenin egemen olmamasının sebebi kilisedir.  Ünlü eseri Prens’te kendi döneminden ve tarihten verdiği örneklerle arzu ettiği hükümdar portresini çizer. Bu hükümdar egemen bir iktidar sahibidir. Hükümdar, siyasi gücü pekiştiren, hiçbir odağa bağlı olmayan ve eşitsiz güç ilişkileri bağlamında siyasi iktidarını yeteneğiyle yeniden kuran kişidir. Ona göre Tanrı yoksa, her şey mümkündür.

Kendi siyasal iktidar kavramı için sürekliliğini göz ardı eden Machiavelli, siyasal sürekliliğini çağdaş siyasi iktidar düşüncesine ulaştıramaz. Bu süreksizliğe süreklilik katacak ilk siyaset kuramcısı Jean Bodin (1530-1596) olacaktır. Bodin, egemenlik kavramını çağdaş anlamda telaffuz eden ve teorik bir zeminde kullanan ilk düşünürdür. Egemenlik kavramı çerçevesinde feodal düzen yerine merkezi monarşi yönetim anlayışını savunur. Böylece laik ve hukuksal niteliklere sahip mutlak bir monarşi anlayışını savunmuştur. Egemenliği “yurttaşlar üzerindeki en yüksek, en mutlak ve en sürekli güç” olarak tanımlayan Bodin, egemenliğin sınırsız ve mutlak yönüne dikkat çekmiştir. Devletin iç egemenlik boyutuna vurgu yapan egemenlik anlayışında tekelci ve devredilmez mutlak bir iktidar söz konusudur. Devleti kargaşalardan uzak tutmak ve kralın/hükümdarın mutlak otoritesini güçlendirmek için hukuki ilkelerin siyasal bilimin temeli olarak görmüştür. Böylece siyasal iktidar, kralın/hükümdarın fiziksel varlığından ari olarak “sürekliliğe” kavuşmuştur. Bu süreklilik ile egemenlik erkini kullanan egemen bir güce değil sadece yetkiye sahip olmuştur. Egemenlik, yalnızca iktidar gücünü kullanmak (potestas) ile değil, iktidarın ilkesine tabi olmakla (auctorias) ile de ilişkilendirilmiştir. Dolayısıyla egemenlik erki kişilerden soyutlanmıştır. Siyasal kuramında Tanrı’ya yer veren Bodin, modern siyasal düşünceye geçişini tamamlayamadığını göstermiştir. Eski ile yeni arasında kaldığı için birçok çelişki barındırmış ve geçmiş ile olan kopuşu tam manasıyla gerçekleştirememiştir.

Modern siyasal düşüncenin önemli isimlerinden biri de Thomas Hobbes’tur (1588-1679). Hobbes’a göre insanlar ilk önce güvensiz ve kendi başlarına yaşamış daha sonra birlikte yaşama ve kendini koruma ihtiyacından dolayı aralarında anlaşmaya gitmişlerdir. İnsanın çıkar odaklı olması ve “doğal” halinde bir düzen tertip etmesi mümkün olmadığı için yapıcı bir düzene ihtiyacı vardır. Bu durumda kurumsal bir örgütlenme de söz konusu olacaktır. Anlaşma gereği toplumu yabancıların zararlarından korumak ve bir düzen tertip etmek için bütün güç tek bir insana ya da insanların gücünü temsil eden bir meclise verilmelidir. Bu anlamda kurulan devlete Leviathan olarak adlandırmıştır. Leviathan, yapay bir yaratıktır. Esasında insan gibi pragmatisttir. Kendi güvenini ve otoritesini tehdit eden oluşumlara karşı önlemler alır. Bu yüzden devlet, insanların güvenli ve mutlu bir hayat sürmeleri için belli kaidelere dayanan bir kurumdur. Devlet doğal bir hakkın sonucudur. Çünkü akıllı bir varlık olan insan kendini güvende hissetmek ve yaşadığı müddetçe mutlu olmak ister. Bu yüzden insanlar aralarında güven ve mutluluklarını tesis edecek bir ahit fikrine sıcak baktılar. Hak ve hürriyetlerini korumak için yönetim haklarını bir egemene devreden insanlar, doğal bir ihtiyaçtan yapay bir sistem kurmuş oldular. Böylece kendi haklarını bir egemene devreden insanlar Hobbes’a göre egemene karşı sorumlu olurken egemen ise doğal durumundaki bireyin güven ve mutluluğunu tesis etmek için mutlak bir otoriteye sahip olmalıydı. Böylece egemen olan otoriteyi sınırlayacak bir güç de söz konusu olmayacaktı. Bu açıdan egemen, “adalet ve savaş kılıcını” elinde bulunduracak. İnsanları aldığı kararlar ile boyun eğdirecek ve yaptırım uygulayabilecekti. İktidar, hukuksal hak ve ödevleri belirlediği gibi oluşturduğu egemenlik anlayışı da bölünmez bir yapıya sahip olmalıydı. Bu açıdan Hobbes, kuvvetler ayrılığı fikrine karşıdır.

Özetle Hobbes’un egemenlik anlayışındaki devlet erki Tanrı’nın vücut bulmuş halidir. Ancak bu Tanrı’yı insanlar yaratmıştır. Hobbes’a göre devletin otoritesinin yanında kilise kamusal bir otorite olarak varlığını sürdüremez. Devletin laik temele dayanan iradesi toplumsal sözleşmeye dayanır. Meşrutiyetin dayanağı Tanrı değil toplumdur. Bu açıdan Hobbes, modern devlet anlayışını düşünsel düzeye taşımıştır. Mutlak monarşi ve mutlak yönetimlere karşı topluma ya da toplumun bütününün temsil edebileceği bir irade bütünlüğün savunur. Hobbes’a göre Devlet hükmetme yetkisiyle fikirlerini ifade eden bütün vasıtalara karşı sansür uygulama hakkına sahip olmalıdır. Doğal anlamda ortak yaşam ve ortak mücadeleden dolayı kimse mülkiyet hakkı talep edemez. Devletin bütünlüğünü bozacak sivil ve siyasi yapılanmalar oluşturulamaz. Devlet, bütün eğitim kurumları üzerinde mutlak kontrol hakkına sahip olmalıdır. Devlet ticari faaliyetleri tekelinde bulundurur. Din kurumu devletin himayesinde mevcudiyetini sürdürür.

Yararlanılan Kaynaklar:

Thomas Hobbes, Leviathan, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019.

Niccolo Machiavelli, Prens, İstanbul: Can Yayınları, 2017.

Cemal Bali Akal, İktidarın Üç Yüzü, Dost Kitabevi Yayınları, 1998.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz