‘Gregor Samsa bir sabah garip rüyalarından uyandığında, kendini yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.’

İnsanın korkuları ile yüzleşmesinin yolları vardır. Her gece korku dolu rüyalar görerek uyandığımızda bir sabah korktuğumuz bir şeye dönüşmüş olarak bulabiliriz kendimizi. Korkularınla yüzleşmenin ve korktuğunla yeniden karşılaşmamanın bir yolu da korktuğuna dönüşmektir. Gregor Samsa artık korku dolu rüyalar görmektense korktuğu şeye dönüşmeyi başarmış, aynı zamanda dönüştüğü şeyden daha fazla korkmaya başlamıştır.

Gerçeğin sınavı sanılanın aksine kolay değildir. Hiç kimse bir sabah uyanıp kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulmak ve insanların hayal bile edemeyeceği bir kusura sahip olarak bütün insanlara ders olan bir hayatın temsilcisi olmak istemez. Gregor lanetli kavimler kıssalarının tek temsilcisi olarak diğer insanlar için insanlıktan ayrılmanın ne denli korkunç olduğunu gösterdi. Ancak Gregor yaşadığı tecrübenin diğer insanları mutlu edecek bir ders niteliğinde olduğunu da fark ediyordu. Onun gibi olmamanın mutluluğunu insanlara öğreten o oldu. İnsanlar bütün felaketlerin ardından kendisini iyi hissedecek dersler çıkarmakla meşhurdur. Bu yüzden hiçbir travma ya da hiçbir dert yeteri kadar çaresizlik içermez.

Gregor insanların bütün korkunç yüzleriyle tek başına karşılaşıp insanlara aslında oldukları kişiyi gösterirken Körlük; bütün insanları aslında oldukları kişiye çevirmiştir. Körlük, acziyetin bütün büyük sistemleri yıkarak tutunacak tek dal bırakmadığı ortamda hayatta kalmaya çalışan insanların erdemlerinden sıyrılarak oldukları kişiye dönme serüvenlerini bir başkası üzerinden anlatıp insanları hikâyenin dışında tutmamakta, hikâyede herkese bir pay vererek bütün insanları kötü bir geleceğin paydaşı kılmaktadır. Zaten her gelecek kendisini aklayan insanlarda dahil olmak üzere herkesin kurduğu bir ortalıktan meydana gelir.

Kendisine sıklıkla başvurulan öğretilerin insanın zorlukla sınandığı zamanlarda ortaya çıkan yüzünü gösteren eserlerin içerisinde insanlığı ilkel çağlara kadar gerileten, teknolojinin, paranın ve refahın, bütün ideolojik birlikteliklerin anlamsızlaşmasını sağlayan yüzlerce eser içerisinde Körlük insanları en çok sarsan kitaplardan birisi olmuştur.

‘Kör adam o gece rüyasında kör olduğunu gördü’

Kusurunu dışarıdan bir gözle görmeyi sağlayan düşler aleminde salgın hastalığa yakalanan biri, kendisi sanki hasta değilmiş gibi hasta olduğunu görüp korkmaya başlar. Bir derdin kabullenilişi her zaman o derde sahip olmakla gerçekleşmez bazen o derdin dışarıdan da görünmesi gerekir. Sevdiğim biri öldü. Ama henüz değil. Önce salasını okuduk öldü, kabullenmedim, sonra onu yıkadık, öldü, kabullenmedim onun namazını kıldık ve mezara gömdük öldü. Kabulleniş derdin ortaya çıktığı andan daha uzun sürer. Sadece bu yönüyle bile hatıralar dertsiz olduğumuz dönemlere aittir. Sürekli tekrarlanır ve en sonunda yerini yasa bırakır. Kör adam rüyasında kör olduğunu gördü ve bu körlüğü artık reddedecek hali kalmadı. O kadar hızlı ilerledi ki süreç herkes aynı rüyayı bir kez gördü sadece, çünkü uyandığında herkes kördü!

‘İşin içinde ne olursa olsun körlük buluşmaz.’

Yaşamın bize sunduğu bazı kısa yollar vardır. Hepimiz edindiğimiz tecrübelerin bize ışık tuttuğu rahat yollardan ilerlerken bilmediğimiz bir şey ile karşılaşacağımızı düşünmeyiz. Yolun doğruluğu yanlışlığı bizim için önemli bir detayı oluşturmaz. Biz yolun güvenilir bir yol olmasını doğru olmasına tercih ederiz. Emin adımlarla ilerlemek için önce yoldan emin olmak sonra yolun bize sunduğu güvenli alanı kullanmak isteriz.

Her şey yolunda ama biz doğru yolda değiliz. Sonra biz o yolun yolcusu da sayılmayız. Biz bize bir şey öğretmeyen bir yolun taraftarıyız. Kendi tecrübelerimizle oluşturduğumuz bu yolu sorgulamak isteyen karanlık güçlere, gizli ellere karşı savaşacağız. Çünkü körlük bulaşmaz daha önce yürüdüğüm yolda kimse bana körlüğün bulaşacağını söylemedi.

Salgınla ilk karşılaşma anı, salgına verilen ilk tepki, o yolun bize sunduğu sahip olduğumuzun bilgisidir. Yol devam ettikçe bilgi değişecek gerçek bütün ön yargıları yıkarak körlüğün bulaştığı güvensiz bir yola doğru bizi sürükleyecektir. Bir anda herkes bu hastalığın sahibi olmaya başlayacak, bu hastalığa sahip olmasa bile bu hastalığın sonuçlarıyla muhatap olmak zorunda kalacaktır. Çünkü hastalık bulaşmasa dahi hasta bir toplumda herkes hastadır.

‘Bu kadar giysiye gerek olmayacağı fikri belli belirsiz aklında geçse de sesini çıkarmadı, önemsiz şeyleri konuşmanın sırası değildi.’

Hayat içerisinde önemsiz sayılan detaylar barındırır. ‘Çorabım nerde? Nereye koyduysan oradadır.’ ‘Kumandayı kim aldı?’ ‘Bu akşam harika bir program yaptım.’ Önemsiz şeyler çoğu zaman hayatımızda en çok yer verdiğimiz rutinlerimizi oluşturur. İnsan ne kadar tehlikeli oyunlar oynamak istese de güvenli bir rutinin de arayıcısıdır. Aslında bir kişiyi tanımlamanın en iyi yolu rutinleridir. Kişilik, rutinlerin toplamından fazlası değildir. Rutinin kişinin bilinen yönü, karşılaştığı durumlara verdiği tepkiler veya sergilediği tutumlar gibi kesin bir boyutu olsa da aslında bilinmeyen bir durum veya bir olay karşısında, yeni bir mevzuda da bu kesinden yola çıkılarak kestirilebilir, tahmin edilebilir bir alanı da önümüze serecektir. Kısaca kişinin karşılaştığımızın dışında karşılaşmadığımız yönlerini de tanımlamak için rutinini değerlendirmek zorunda kalacağız. Bu yüzden kumandanın kimde olduğu önemlidir. Çorabın tekini nerede unuttuğumuz bizim için cevaplanmayı bekleyen gizemli bir soruyu oluşturur. Bir sabah uyanır herkesin kör olduğunu fark ettiğimizde televizyon izleyecek kimse kalmamıştır. Çorabımızı bulacak insanın olmadığını fark ederiz. Rutinimiz bozulmuştur. Bu ilk şokun ardından kendimize eskisi gibi olmayacak yeni rutinler ararız. Herkes her şey değişmiştir. Artık önemsiz şeyleri konuşmanın sırası da değildir. Önemsiz şeyler konuşan, önemsiz kişilerin bile önemli bir kişiliğe dönüşme ihtimalinin olduğu bir zamanın sırasıdır artık. Artık eski önemli konumlarımızı koruyup koruyamayacağımızın, kendimizi ayakta tutup tutamayacağımızı konuşmanın zamanıdır. Belki de bu körlük önemsiz şeylerin ne kadar önemli olduğunu göstermeye yönelik bir çağrıdır.

Yeni bir korkunçluklar çağı başlar. Körlük bizi ayırt eden her şeyi siler. Güzel ve çirkin, yaşlı ve genç kalmamıştır. Sadece iyi ve kötünün kaldığı sıfatsızlıklar zamanına doğru sürükleniriz.

‘Neye yarar ki, adlarımız ne işe yarayacak?’

İnsanı tanımlayan bütün sıfatlar insanın kendisini oluşturan bir benlik yaratır. Olağan dönem insanları kazandıkları sıfatların karşılaştırılması ile farklılıklarını ortaya koyar. Ancak körleşmeyle birlikte kendimizle en çok gurur duyduğumuz sıfatlarımız hatta sadece bizi tanımlayan ve diğerlerinden farklı kılan en temel göstergelerimiz bile önemsizleşmeye başlar. Dünya artık bizim tanıdığımız dünya olmaktan çıkar. Yeni bir korkunçluklar çağı başlar. Körlük bizi ayırt eden her şeyi siler. Güzel ve çirkin, yaşlı ve genç kalmamıştır. Sadece iyi ve kötünün kaldığı sıfatsızlıklar zamanına doğru sürükleniriz. En temel belirleyicilerimiz, gurur duyduklarımız önemsiz bir nesne haline gelir. Sayılar adımızın yerini alır. Mahkûm olduğumuz hayatı yaşarken bizi tutan bütün gerçekler bir anda görünmez bir sese dönüşür. Herkesin rengi aynıdır. Herkes aynı ırktan oluşur. Kimse estetik bir kaygı duymaz. Kimsenin doğal ya da yapma sarışın olup olmadığı önemli değildir. Herkes aynı olmanın ayrı olmaktan daha önemli olduğu bir zamanı kucaklar. Nihayet herkes dönüştüğü şeyden oluşan bir sayının temsilcisidir artık.

‘Kötülük daima en kolay yapılan şeydir.’         

Olağanüstü dönemler olağan dönem insanının yeni bir kişilik kazanıp bütün kirliliğini vicdani bir kılıfa yerleştirdiği dönemlerdir. Korku, panik ile ihtiyaçlar hiyerarşisinde en temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan insanlar bu dönemde olağandan farklı bir tutum sergiler. Bu tutumun değişim süreci beklenenden daha hızlı ilerler. Hayatta kalma arzusu kişilik ve karakterin önceden öğrendiği ve hafızasına kattığı bütün erdemli insan hatıratını silerek onu bir savaşçıya çevirir. Bu duruma dönüşen insan önce kötülük yapmaya başlar. Kendisi için iyi olan şeyi bir başkasını hesaba katmadan hak ya da hukuku hiçe sayarak yapar. Çünkü olağanüstü dönemler de hukuk yoktur. Hak ise ele geçirene aittir. Burada hayvani savaşlar gerçekleşir. İnsan bir tercihe zorlanır. Ele geçirdiği her hak ötekini güçsüzleştirir. Öteki güçsüzleştikçe kendisi daha da güçlenir. Güç ise insanı değiştirerek kendisinin bile kendisini tanımayacağı hale getirir. Öyle ki kişinin aynaya baktığında gördüğü birisi yoktur. Kendisiyle karşılaşmayacak olması onu daha da kötü davranmaya iter. Çünkü vicdanının onu aklayacağı zor durumlar oluşmuştur.

Yeteri kadar zorluğun içerisinde normal davranması ondan beklenemez. Kötü olmak onun tercihi değildir. O da ellerine toz bulaşmadığı, elbisesinin kırışmadığı, çatal bıçakla yemek yediği günleri özlemiştir. Olağanüstü dönemlerde insanların olağanın dışında davranmasında şaşılacak bir durum yoktur. Ancak insanın bu kadar hızlı kötülüğe meyletmesi, kanunsuzluğun kanun yerine sayılacağı günlerin bu kadar çabuk gelmesi; iktidarsızlığın, birçok yeni iktidar yarattığı talihsiz zamanların bu kadar hızlı gerçekleşmesi insanlığın ne denli korkunç bir yüz taşıdığını ortaya çıkarır. İnsan kendi varlığını bile sorgulayan felsefi paradigmadan sıyrılıp var olma mücadelesi içerisinde eskisi gibi olmayacak biçimde var olmaya devam eder. Bu süre gelen akımda hala kendisini koruyabilen insanlar bir müddet sonra vazgeçecek kötülüğün verdiği hazza teslim olacaktır. Hayatın dayattığı ‘yeni’ kendisine direnenleri eleyecek, kalanlar için ise bir üzüntüye bile yer bırakmayacaktır.

‘Hayvana dönüşmenin birçok yolu var bu daha ilki (kıyafetlerim kirlendi)’

Kirli kıyafetler, bakımsız saçlar ve duş almadan sokağa çıkılmayan o güzel günlerin ardından gittikçe uygar dünyadan uzaklaştığımızı görürüz. Bu insanlıktan çıkma süreci tıpkı kabulleniş gibi yavaş ilerler. Önce saçlarını taramazsın sonra dişlerini fırçalamazsın sonra kıyafetlerini yıkamadığını fark edersin. İnsanlıktan çıkmak sanıldığı kadar zor da değildir. İnsan ait olduğu kümenin temsilcisi değildir. Onun içinde var olan, onun içinde anlam bulan bir yalnızdır.

Ait olduğumuz grupta kalmaya devam etmek için sürekli olarak yaptığımız işler vardır. Onlar gibi düşünür onlar gibi sever onların kızdığı şeylere kızarız. Ancak gün gelir onlar gibi olmak bir anlam ifade etmez. Bir gruba ait olmaktansa tek kalmak hayatta kalmak için daha geçerli bir seçenek olarak görülür. Kimse bizi görmüyorsa temiz olmanın sanıldığı kadar matah bir yanı yoktur. Kimsenin bizi görmediği bir yerde çıplaklık giyinmiş olmaktan farklı değildir. Farksızlık yeni bir ait olanlar kümesi yaratır. Daha önce ait olduğumuz grupların yerini ne fark ederler almaya başlar. ‘Bugün güzel bir kıyafet giyinmedim. Ne fark eder.’ Farksızlık kümesi diğer kümelere oranla daha çok fırsat sunar. İyi giyinmek, dişlerini fırçalamak ya da temiz olmak zorunda değilsindir. Hayvani dürtüleri tatmin ettiğin ve yemek bulduğun sürece bu kümede kalabilirsin.

İnsanı ait olduğunu düşündüğü yerden hızlıca ve mücadelesiz radikal bir biçimde farklı bir kümeye sokmak da kolay iş değildir. Önce insan kendi dışında her şeyin değiştiğini ve kümenin anlamsızlaştığını görür. Sonra ait olduğunu düşündüğü dünyanın yıkıldığını kavrar. Artık ceketini iliklemenin, eski güçlüler karşısında eğilmenin, temiz kıyafet giymenin, takım elbiseli adamlarla geçirilen kötü bir gecenin seni garanti altına alacağı kolaylıklar çağının bittiğini fark eder. Sonra her farkındalık gibi bir müddet huzursuz olsa da durup düşünmenin ona daha iyi bir dünya sunmayacağını, onu istediği yere taşımayacağını anlar. Her farkındalık gibi bu farkındalık da önce huzursuzluk yaratır. Ait olunandan kopuşun yarattığı huzursuzluk en derin sarsıntıyı barındırıyor olsa bile durup düşünecek, buna üzülecek vakit yoktur. Artık değişim rüzgarını yaratmış, kimseye tercih hakkı tanımamıştır. Yeni bir güçlüler çağına adım atılırken eskinin önemsizi önemli olmuş eskinin muktediri de çaptan düşmüştür. Bu düşüş belki de yüzyıllar boyunca konuşulması gereken bir realiteyi oluşturmakta ancak gevezelik edecek zamanın yokluğu vedalaşmayı bile lüks karşılamaktadır.

‘Körlüğün bizi daha iyi bir insana dönüştürdüğünü sanma.’

Acizliğin ve fakirliğin övüldüğü, yokluğun erdem gibi sunulduğu bir dünyada sefaletin insanları şükre yönlendirdiği zannedilmektedir. Oysa yokluk bela getirmekte ve her bela sefaleti daha da katlamaktadır. Derdin insanı uslandırdığına yönelik sarsılmaz inanç her belayla birlikte tartışmaya açılsa da kötü günler geçtiğinde aynı inanış yeniden tesis edilmektedir. Kör olmanın yani dert sahibi olmanın insanları uslandırdığına yönelik inanış temelinden sarsılmakta eksikliğin insanlara yaptıracağı bütün korkunçluklar çıplak bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Dünyanın peşin ön yargıları, daha kötünün içinde kendisini kurtarmaya çalışmakta olsa bile zaman onu yeniden defalarca tartışmaya açarak yeni bir görüntü sunmakta. Kör olmak bizi daha iyi bir insan yapmadı. Zaten göremediğimiz her şeyi daha da katlayarak bizi başka bir insana çevirdi. Başka bir insan içinde bizim olmadığımız bir dünyayı yeni baştan icat ediyor.

‘Olaylar böyle devam ederse en büyük kötülün içinden bile o kötülüğe sabırla katlanmamıza yetecek kadar iyilik barındırdığı sonucu kaçınılmaz olacak.’

Yeni bir düzene alışmanın zorluğu insanı başka şekilde düşüncelere de sevk etmeye başlar. İyiliğin kötülük kötülüğünde iyilik barındırdığını düşünmek hayat ile kurulan bağların yeniden yakalanmasını sağlamak için elzemdir. Kötülüklerin içinde yeni düzene ait bir iktidar doğar. Otorite sanılanın aksine herkesin sahip olmak istediği bir meziyet değildir. İnsanlar çoğu zaman bir otoritenin kendisini güven içinde yönetmesini ister. Bu yüzden kötülüğün içerisinde otoritesini kuran kişiye karşı iyilik barındırmak zorunda kalırız. İyilik. İyi olan şeyin otorite kurmasının olanaksız olduğunu anladığımız an da içinde bulunduğumuz güçsüzlük ve cesaretsizliğimiz ile otoritenin içerisinde iyilik olduğunu kabullenmek isteriz. Çünkü şok geçmiş ve artık yeni bir statüko kurulmuştur. Kurulan bu statükoyu zorla kabul etme dirayetsizliği kendimize karşı vicdani bir sorumluluk hissettirdiği için sanki bir zorlama yokmuş gibi onu kendi irademizle kabul ettiğimizi ilan ederiz. Bu zor durumda kötülerin bizim için iyi şeyler yaptığını, ekmeğimizi çalanların onu bölüştüreceğini zannederiz. Ne kötü ki yeni durumları bile kabul etmek konusunda dirençsiz insandan daha kör kimse yoktur.

‘Körlerin en kötüsü artık görmek istemeyen kördür.’

Hayatın akışı içerisinde güç yetiremediğimiz, irademiz haricinde şekillenen yeni düzenlere karşı uyum sağlama becerimiz geliştiğinde hayatın geriye doğru akmasını istediğimiz dönemleri de unuturuz. Yeni duruma alışan suçlular gibi düştüğümüz hapishanede kendimize ait bir alan açmış, dışardan daha güvenli bir yer oluşturmuş gibi artık oradan çıkmak istemeyiz. Eski alışkanlıklarımız hızla değiştiği için onları yeniden öğrenmek ve onlarla yeniden yaşamaya çalışmayı istemeyiz. Artık körlük bizim için yeni bir durumu oluşturmuş yeni bir düzen kurmuştur. Daha da önemlisi umutsuzluk kabullenilmiş bir yargıya dönüşmüştür. Hayatın kendi içinde kurduğu anomaliler hayatın kendisinin bile önüne geçmeseydi, bütün planlarımızı gerçekleştirir; bütün acılarımızı unuturduk. Kendisini bizden başka bir şeye çeviren ve olağanüstü dönemlerin normalini gösteren her olay ideolojik siyasi ya da dini olarak gruplaşan insanları heyecanlandırmakta hepsi kendi düşüncesi etrafında yeni bir dünyanın doğacağını zannetmektedir. Oysa dünya eski haline döndüğünde her şey kaldığı yerden devam edecek bütün büyük umutlar yeni bir körlüğe kadar hınçla mücadelesine devam edecektir.

Eğer insanı kendi dışında yeniden tanımla fırsatımız olsaydı bunu olağanüstü dönemlerde değil olağan dönemlerde yapmamız gerekirdi. Zorluk içerisinde etrafımıza toplayarak yeni bir düzen kurduğumuz insanlar zorluk ortadan kalktığında eski düzenin yeni savaşçıları olacaktır. Olağanüstü dönemlerde kurulan yeniler uzun süreli ve kalıcı bir düzen oluşturamazlar. Olağanüstü dönemler ortadan kalktığında insanlar eski duruma yeniden dönmek isteyecek onun daha kutsal bir yönü olduğunu varsayacaktır. Çünkü özlem sanılandan daha büyük bir belirleyicidir.

Olağanüstü salgın dönemlerinde herkes hastalanmaz. Biri insanlık hafızasının vakanüvisi rolünü oynamak zorunda kalır. Belki bir günlük belki bir hatırat yazarak olağanüstü dönemlerin kaydını tutar. Her zorluğun içinde dünyanın hafızasını diri tutmanın ve yaşanılanları kaydetmenin önemi ortaya çıkar.

Dünyanın yaşadığı en büyük salgınlardan birisiydi bu. Hepimiz kör olduk. Yoksa zaten kör müydük?

Yazar Hakkında

1991’de Adıyaman’da doğdu. Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi lisans, Marmara Üniversitesi Uluslararası İktisat yüksek lisans programlarını tamamladı. Bir kamu kuruluşunda çalışıyor.

1 Yorum

Yorum yaz