Aşı meselesinin geldiği nokta Don Quijote’de bir rahip ve hancının şövalyelik kitaplarında anlatılanlara ilişkin diyalogunu hatırlatır cinsten. Rahip bütünüyle hayal ürünü olduğuna inandığı şövalyelik anlatılarını kastederek “Bunların hepsi uydurma, kurmaca, aylak zihinlerin ürünü; sizin dediğiniz gibi eğlenceli vakit geçirmek için yazılmışlar; sizin çiftçilerin okuyarak vakit geçirdikleri gibi. Size yemin ederim, böyle şövalyeler katiyen olmamıştır dünyada, böyle kahramanlıklar ve saçmalıklar da olmamıştır.” der.

Hancının bu argümanlara karşı cevabı bilgi-iktidar ilişkilerinin mahiyetine ilişkin önemli ipuçları barındırıyor.

“Benim alnımda enayi mi yazıyor, ağzım süt mü kokuyor? Benimle dalga geçmeye kalkmayın efendim, ben dünkü çocuk değilim. O değerli kitaplarda anlatılan her şeyin saçma, yalan olduğunu söylüyorsunuz ama, onlar Kraliyet Konseyi senyörlerinin izniyle basılıyor; yalan olsa, insanın aklını başından alan o kadar savaşın, büyünün basılmasına izin verirler mi?”

Hancı, Kraliyet Konseyi senyörlerinin yalan olduğu bilinen şeylerin basımına izin vermeyeceğine inanıyor. Bu onun hakikatinin kalkış noktasıdır. Bana kalırsa aşı tartışmalarının esasını bu soru teşkil ediyor: Kraliyet Konseyi senyörleri halkın aleyhine olan bir şeyin yayılmasına izin verir mi? Daha da ileriye giderek o şeyi onlar için zorunlu kılar mı?

Evvela Covid-19’un ne olduğuna sonra nasıl yayıldığına ilişkin spekülasyonlar gündemimizi işgal etti. Sonra aşının üretimi ve ülkeler arasındaki dolaşımının ortaya çıkardığı tartışmaları izledik. Devletlerin, kurumların birbirlerini suçladığı bir sürecin hemen ertesinde aşı temin etme ve olmada öncelik aramanın söylemleri üretildi. Kraliyet Konseyi senyörlerinin yani Dünya Sağlık Örgütü vd. küresel ve yerel ölçekteki bilumum sağlık ve siyaset otoritesinin sahih bir temelden yoksun ve alelade bir dikkatin dahi gözünden kaçırmayacağı çelişkilerle dolu açıklamalarının, yayınlarının aşı noktasında bu kadar geniş bir konsensüsü hâsıl etmesi, en hafif ifadeyle, beni fevkalade şaşırtıyor. Hemen her konuda ayrışan, her bir zerrede birbirini gırtlaklayacak siyasi argümanlar geliştiren, birbirinin üzerine nefret ve hınç kusan siyasi, ekonomik ve toplumsal unsurlar meğer insanların sağlığı noktasında ne kadar kuşatıcı ne kadar diğergâm ve ne kadar tavizsizmiş. Bunu öğrenmiş olduk.

Kendi adıma aşı konusunda temin edilen bu uluslararası mutabakat sadece tedirgin olduğum hususları güçlendirmeye yarıyor.

Yani yukarıdaki soruya cevabım şüphesi bir evet oluyor. Çünkü varolan belirsizlik atmosferi içerisinde netliğinden şüphe etmediğim tek bir şey varsa o da Kraliyet Konseyi senyörlerinin sıradan insanın gerçekten lehine olan bir adımı dün atmadığı gibi bugün de atmayacağıdır. Söz konusu aşı mutabakatının epistemolojik gerekçelendirme silsilesinde bir otoritenin açıklamasına duyulan inançtan öteye gitmediği vasatta meselenin bir “karşıtlık-taraftarlık” dikotomisine indirgenmesi ve bilimsel engizisyon mahkemelerinde “karşıt” olarak konumlandırılan görüşlerin karikatürize edilerek aforoz edilmesi, dedim ya, tedirgin olduğum hususları güçlendirmeye yarıyor.

Söz konusu mutabakatın kime ne yarar sağlayabileceği hakkında sepekülasyon yapılması mutabakatın dayanaklarını besleyen bir duruma dönüşüyor. Süreç başından beri -belki de işin doğası gereği- deneme yanılma yoluyla ilerliyorken, bugünkü sonucun mümini olma noktasındaki bu iştiyak neden? Veya şöyle soralım: Acaba bu son noktaya ilişkin de sorunlar olabilir mi diye düşünmenin etrafını çevreleyen dayatmaların temelinde yatan sebep nedir?

Anlaşılabilir, açıklanabilir sebepler üzerine konuşabiliriz. Bir paradigmanın hakim olması sonrasında aslında o paradigmadan daha az bilimsel olmayan ya da hiç değilse olmama ihtimali olan diğer görüşlerin irrasyonel kabul edildiği bir sürece şahitlik ediyoruz. Dolayısıyla bir tür rasyonel dogmatizmle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bir nokta üzerinde inşa edilen bilimsel gerçekliği mutlak veri kabul etme ve onu bir dayatma aracı olarak kullanma pratiği… Aşının yararı hakkında olumlu ve olumsuz içeriğe sahip bilimsel yayın borsası üzerinde seçmeci bir kurumsal otorite tesisi… Nihayetinde hakim paradigma içinde eritilen farklı görüşler akıl tutulması örnekleri olarak ya imha ediliyor ya da bir tür meczupluk biçimi olarak teşhir ediliyor.

Bu süreçte kendini açığa çıkaran en önemli hususlardan biri, insanların dünyada işgal ettikleri yere ve anlama dair sahip oldukları hiçleme tavrıdır. The Servant’ta (1963) Joseph Losey – Harold Pinter iştirakinin maharetle tartıştığı Hegelyen diyalektiğin köle/hizmetçi kanadında, belki de tabiatı itibariyle, trajik bir göçük var. Efendiliğin tesisi için dahi olsa, kendi varlığının kontrol edilebileceğine, düzenlenebileceğine ihtimal vermeyen bir akıl tutulması nasıl oluyor da kendini bu denli bilimsel bir çerçeve içerisinde arz edebiliyor?[1] Çünkü dönemin bilimsel paradigması meşruiyet tekelini sokağın rızasını üretecek şekilde kurguluyor. Medya kanalıyla kusulan “Aşı olmadı öldü” kıvamındaki haberlerin bu kadar rağbet görmesine bakılırsa bir rıza üretiminden de ziyade dünden razılık durumu söz konusu.

Sözde insan ve toplum sağlığını koruma adına, varolan her bir insanın iradesine ket vuran biyolojik kuşatma bir heyûlâ gibi yeri ve göğü dolduruyor. Fakat gerçek. Karşı koyabilmenin imkânı üzerine düşünebilme araçlarını dahi yitiriyoruz. Kendi adıma, dilimden gelen bu. Allah’a iltica ediyor ve sürecin üretici ve sürdürücü bütün efendilerine kalben buğz ediyorum.


[1] Bu bağlamda izlenebilecek dikkate değer bir belgesel için bkz. Three Identical Strangers (2018).

Yazar Hakkında

1993’te, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde “The Relationship between Being, Truth and Art in the Thought of Heidegger” başlıklı teziyle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe Bölümü’nde doktora eğitimine devam ediyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz