Öyle Geçer ki Zaman’da Teoman Duralı’nın iki yerde Türkiye’deki eğitim bahsine ilişkin söyledikleri fevkalade kıymetli. İlki şöyle: “Millî ve dinî bayramlar arasında bir rekâbet vardı. Cumhuriyet bayramları 29 ekim, 23 nisan, 19 mayıs falan büyük tantanalarla memur takımı tarafından kutlanırdı. Halk soğuk bakardı, bu gidişi benimsemezdi bir türlü. Bu çok belirgindi. Babam ‘bu halk dünyanın en sağlam, en düzgün, en mükemmel insanıdır. Gelgörki okumağa başlasın bitiyor, mahvoluyor; okutmayacaksın.’ derdi.”[1] İkincisi ise şu şekilde: “Bir medeniyetin infâz edilmesi öncelikle eğitimle mümkündür. Eğitim sisteminin dayandığı zemin yine dildir. Milletlerin kültür genetikleri dilleri ile yazılarıdır. Birinci dünya savaşının sonuna gelindiğinde, eğitim sistemi baştan ayağı değişiyor ve kararlaştırıldığı üzere Osmanlı devletiyle birlikte Türklük berhava ediliyor. İslâm medeniyetinin infâzı da tamamlanıyor bu şekilde. 1920li yıllar bu tasfiye işleriyle geçiyor. Ben yaşamadım fakat çok yakınımdaki insanlar yaşadılar bunları: Babam, büyük dayım, tanımamakla birlikte çok lâfını işittiğim büyükbabam. Şam Ağır Ceza reisliği yapmış kişi; bir günden öbürüne ümmî, körcahil kalıyor. Bunun yarattığı şok, travma atlatılır gibi değil. Okuma, yazı, kılık, kıyafet…”[2]

Eğitim meselesine yönelik yapılan her türlü tahlil Türkiye’de “eğitim karşıtlığı” ya da “cehalet savunusu” gibi laflarla yaftalanarak takdim ediliyor. Halbuki apaçık gerçek: Türkiye’de devlet okulu müfredatı, sadece ve sadece maraz üreten bir seri üretim bandı gibi teşekkül ettirilmiştir. “Makbul vatandaş”ın üretilebilmesi için öyle olmak zorundadır çünkü eğitim, kitleleri -kılıç artığı bırakmaksızın- “adam etmenin” yegâne yoludur. Hümanizmin sonradan görme ve gayretkeş çömezleri, “evrensel insanlık ideali”nin taşıyıcısı bildikleri değerlerin, klasiklerin, yasaların merdiven altı acentalığına memur kıldıkları Türkiye’yi bir “eğitim çıkmazı”na erken dönemde saplamışlardır. Türkiye’de eğitim yama tutmayan bir yırtık, kabuk bağlamayan bir yara, tedavi kabul etmeyen bir cerahat gibi dikmekten çok sökmüş, sağaltmaktan çok ifsat etmiş, temizlemekten çok kirletmiştir. “İmalat hatası” sayılı ve iyi niyetli eğitimcilerin haricindeki guguk kuşları, ağızlarına çalınan resmî müfredat suflelerini ilkokul çocuğu heyecanıyla tekrarlamayı eğitimin her kademesinde haysiyet bilmiştir. Bir garip hâl.

Eğitim meselesinin aynı zamanda Türk siyasetinin bugününe bakan tarafını konuşabilmek için tekrar Duralı’ya müracaat edeceğim. Bir başka yerde de şunları söylüyor: “Başöğretmen ak saçlı bir beğefendiydi. Anneme dert yanmış. O da söylediklerini babam anlatıyor: ‘Bu çocukları biz altı, yedi saat burada tutuyoruz; eğitiyoruz. Eve gidiyorlar, verdiğimizin tersini görüyorlar ve ertesi sabah yine tedrisâta sıfırdan başlıyoruz.’ Bu aslında Cumhuriyet Türkiye’sinin bir teşrihidir. Bu, ‘evlerine gittiklerinde yeniden o ilkel, pis, aşağılık dünyanın, dairenin içine giriyorlar; buraya geldiklerinde yeniden onlara medeniyeti gösteriyoruz, anlatmağa çalışıyoruz’ demektir. Babamın konuyla ilgili yargısı da ‘Cumhuriyetle getirilenler yerleşmeyecek, oturmayacaktır’dı.  Zâten Cumhuriyetin memuru halka düşmandı. Ben bunu yaşayıp görüp tecrübe ettim. Müdhiş bir kırılma, ikilik, tıp diliyle söylersek bir şizoid durum var. Zamanla azalsa da, o günlerde çok kuvvetliydi.”[3]

Bu aslında Cumhuriyet Türkiye’sinin bir teşrihidir. Bu, ‘evlerine gittiklerinde yeniden o ilkel, pis, aşağılık dünyanın, dairenin içine giriyorlar; buraya geldiklerinde yeniden onlara medeniyeti gösteriyoruz, anlatmağa çalışıyoruz’ demektir. Babamın konuyla ilgili yargısı da ‘Cumhuriyetle getirilenler yerleşmeyecek, oturmayacaktır’dı. 

Türkiye’de cereyan eden bugünkü siyaseti “eğitim sorunu”nun bir merhalesi olarak okumayı tercih ediyorum. Cevap niteliğinde bazı sorularım var: 100 yılda istenen raddede “adam edilemeyen”, “o ilkel, pis, aşağılık dünyanın, dairenin” mensupları, yani İslâm ile rabıtası bir türlü kökünden koparılamayan, kurutulamayan ve tarihlerinin üzerlerine bıraktığı tortuyu bir türlü silemeyenler, bugün nasıl bir müfredata tabi kılınıyor? Hangi konular üstünde durulması beyhude kabul edilen konulara dönüştü? Müslümanlar için sınır tayin eden hangi çizgiler bulanıklaştırıldı? Birtakım doğrular, hangi diğer doğruları perdelemek için kullanılıyor? Sorularımın matuf olduğu husus ise şu: Duralı’nın sözünü ettiği şizoid hal, ne acı ki bugün bir “millî mefkûre”ye dönüşmek üzere. Diyorum ki farkı tayin eden ayrımların bulanıklaştırılması, sorunun tezahür eden taraflarında bir azalmayı söze konu etse de, sorunun çok daha köklü hale geldiğinin işareti kabul edilmelidir. Müslümanlar için farkı tayin eden hususiyetlerin tali konular mesabesine indirgenmesi bir müfredat çalışmasının neticesi olarak değerlendirilmelidir. Bir diğer ifadeyle, yüz yıl boyunca müfredata sirayet eden hastalıklı siyaset, daha kuşatıcı biçimiyle bugün tersinden işliyor ve müfredat kuşatıcı bir içerme siyasetiyle sınırları Müslümanlar aleyhine bulanıklaştırıyor. Oysaki müfredat, aynı yoz, yabancı ve soysuz müfredat.


[1] Öyle Geçer ki Zaman – Teoman Duralı Kitabı, söyleşi: Ali Değermenci, Ayşe Yılmaz, (Turkuvaz Kitap, İstanbul, 2020), s. 101-102.

[2] Öyle Geçer ki Zaman, s. 125.

[3] Öyle Geçer ki Zaman, s. 64.


Bkz. Acılarımız Ayrıdır

Önceki bölümü okumak için tıklayın.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

1 Yorum

  1. Pingback: Not Defteri [38]

Yorum yaz