Deborah Levy’ye bir söyleşide romanına neden Sıcak Süt ismini verdiğini soruyorlar. O da gülümseyerek şöyle cevap veriyor: “Romanı İtalya’da bitirdim. Bir gün bir grup İtalyanla sohbet ettiğim sırada ortaya bir soru sordum: Sıcak süt denince aklınıza ilk ne gelir? İçlerinden biri çıktı ve “rahibeler” dedi. İtalya’da erkek çocuklar üşütüp hastalandığında, rahibeler iyileşmeleri için onlara bir bardak sıcak süt ve içine kattıkları bir yemek kaşığı grappadan[1] oluşan bir içecek hazırlarmış. Bu içeceğin şifa vereceğine inanılırmış. Çok ilginç buldum bunu; rahibelerin çocukları bir bardak sıcak sütle zehirlediği düşüncesi epey ilgimi çekti.”

Sıcak Süt, anne sütüyle (kadın) zehirlenen erkek veya dinle kandırılan insan izleğinde bir roman olmasının yanı sıra kitaba ismini veren süt, biraz samanyolu (milky way) biraz da kedilerin dokuz canlı olmasına yarayan ölümsüzlük sütü (eternal milk) aslında. Romanın açılışını laptopunu koltuğunun altında sımsıkı tutarken mermer bir zemine düşürüp kırarak yapan genç kadının paramparça ekranındaki duvar kağıdında mor bir gece göğü, yıldızlar ve samanyolu var. Hipokondriyak annesiyle birlikte tedavi için geldikleri İspanya’nın çöl şehri Almeria’da tuhaf bir doktorla ve doktorun beyaz, doğurgan ve süt içen kedisiyle tanışıyorlar. Duvarda bir kafeste asılı duran tahnit edilmiş primat erkek maymuna karşı yerde yatan anaç, süt veren, beyaz kedi çatışmasını okuyoruz satır aralarında. Bunlarla birlikte yazar, roman boyunca odağına aldığı sorunlu anne-kız ilişkisini de yine anne sütüyle ilintiliyor. Kızını yanından hiç ayırmayan, ona çocukluğundan beri kaldıramayacağı kadar ağır sorumluluklar yükleyen bir annenin sütünü daima sıcak tutması ve bu sütün bedelini evladından istemesi de yine kitabın ismiyle yakınlık kurmamızı kolaylaştırıyor.

Kitap, farklı uluslardan birçok Avrupalı insanı bir arada bulundurması ve mevcut ekonomik krizleri ele almasıyla da dikkat çekici bana kalırsa. Satır aralarında ekonomik ve sosyolojik bir Avrupa eleştirisi okumak mümkün.

Yukarıda sözünü ettiğim Sofia Papastergiadis, yirmi beş yaşında ve beş yaşındayken Yunan babası tarafından terk edilmiş, Britanyalı annesiyle yaşamaya, doğrusu ona bakmaya mecbur kalmış genç bir kadın. Babasının ona miras bıraktığı, kimsenin telaffuz edemediği soyismiyle hayatı boyunca mücadele ediyor. İnsanlara korkusuzca söylediği bir adı, belirgin bir kimliği yok. Yunan genlerine rağmen Yunan kültüründen ve dilinden bihaber, annesinden aldığı genlere rağmen de Yunanlara benzeyen görüntüsü yüzünden annesi gibi bir İngiliz gülü değil. Bu arada annesinin ismi de elbette Rose. Sonuç olarak Yunan görünümlü bir İngiliz olan Sofia aslında ne Yunan ne de tam anlamıyla İngiliz. Tam burada, isim meselesinin kendisini çok etkilediğini söyleyen Levy geliyor akla. İsimlerimizin atalarımızdan miras kalmasını ve kimliğimizi belirleyen önemli bir unsur olmasını ilginç bulduğundan bahsediyordu bir röportajında. Belli ki bu yüzden yirmi beş yaşında bir kadının, hiç tanımadığı babasının verdiği soyadıyla mücadale etmek zorunda kalması, hiç bağ kurmadığı bir insanın adını taşımak zorunda olması hikayenin en önemli çatışmalarından.

Sıcak Süt’ün görev ve arzu ekseninde kurulmuş doğası, Levy’nin önceki romanlarından farklı bir tema çiziyor gibi görünse de aslında Eve Yüzerken ile benzerliklerinin olduğunu söylemek de mümkün. İki hikaye de Akdeniz ikliminde geçiyor, ailevi problemler, cinsiyetle alakalı sorgulamalar, göçler, sürgünler, iki kitapta da mevcut. Belki bu yüzden yazarın Sıcak Süt ile tamamen farklı bir hikayeye yaslanıp yaslanmadığını tahmin etmek biraz zor ancak yine de unutmamak gerekir ki Eve Yüzerken Fransa’nın Nice kentinde, bir yüzme havuzu etrafında şekillenen bir hikayeyken Sıcak Süt, İspanya’da bir çölde, çok daha vahşi koşulların kucağında yeşermekte. Yazarın Sıcak Süt için böylesine büyük bir çöl şehrini seçmesinin nedeni de büyük olasılıkla özgüvensiz bir kadın kahramanın (Sofia) kendini olabildiğince küçük hissetmesini sağlamak.

Kitap, farklı uluslardan birçok Avrupalı insanı bir arada bulundurması ve mevcut ekonomik krizleri ele almasıyla da dikkat çekici bana kalırsa. Satır aralarında ekonomik ve sosyolojik bir Avrupa eleştirisi okumak mümkün.

Son olarak, kitaptaki en dikkat çekici motiflerden biri olan medusalardan bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz mitolojide medusa, gözlerinin içine bakanı taşa çeviren bir kadın tanrıça ve romandaki denizanalarına İspanyollar medusa diyor. Soktuğu yeri kıpkırmızı yapan, insanı ağrı ve acılara sürükleyen, Almeria halkı tarafından düşman kabul edilen bu hayvanın feminen bir canavar görüntüsünde betimlenmesi, yazarın bilinçli bir seçimi gibi görünüyor zira feminen vurgular, omuzlarında testi taşıyan kadın kölelerin işlendiği bir vazoyla da veriliyor romanda yer yer. Sofia’nın günün birinde o vazoyu kırıp özgürlüğe kavuşma arzusunu da okuyoruz, bu arzuyu gerçekleştirmeye çok yaklaştığını da.

Levy, yaşadığı çağı takip eden, mesele edindiği her konuda söyleyecek sözü olan bir yazar olduğu gibi roman sanatını bilen, iyi bir dil ustası aynı zamanda. Adını daha sık duyacağımıza inanıyorum.

Kitabın Künyesi:
Kitap: Sıcak Süt
Yayınevi: Everest
Yazar: Deborah Levy
Orijinal Dil: İngilizce
Türkçesi: Eda İşler
Sayfa: 288
Basım Tarihi: 2020

[1] İtalyanlara özgü alkollü bir içki. (y.n)

Yazar Hakkında

Tokat’ta doğdu. Uludağ Üniversitesi, İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri; Hece Öykü, Post Öykü, Öykü Gazetesi, Dergâh, Türk Dili gibi dergilerde yayımlandı. İlk öykü kitabı Kaza Süsü 2019’da yayımlandı.

Yorum yaz