1

Kaygusuz’un açılış yazısında şöyle bir pasaj var:

“Müslümanlar hayatı bir al-ver, bir doldur-boşalt ameliyesi olarak mı görüyor? Toplumda ve medyada öne çık(arıl)an figürlere bakarak bunu söylemek mümkün. Bu figüranlar hayatı bir al-ver gibi görmekle göstermekle kalmıyor, bu dünyevî al-veri garantili ve sürdürülebilir kılmaya uğraşıyorlar.”

Bir kıymet kıstasına da işaret edilmiş metinde:

“Hayat ve sanat, korku ve ümidi iliklerine kadar tecrübe ederken, ahlaki ve eleştirel mesafesini korumayı başaranlar sayesinde kıymetleniyor. Ne Azrail’i çağırıyor ne Hızır’ı bekliyor onlar. Hikmeti döngünün kendisinde bulunmadığını bilenler insanlık vasıflarını korumaktan yanadır, döngüyü kırmak iddiasındakiler ise şeytandan yana.”

Söylenmesi gerekenlerin söylenmemesine, söylenmese de olacak olan şeylerin hassaten söylenmesine dayanan yayın vasatını düşündüğümüzde, buradaki haliyle, bu satırların yazıldığı zaviyenin kıymeti açığa çıkar. Bir akışa eklemlenme çabası, mevcut taraflardan birine ramolmak yegane varlık imkanıymış gibi takdim ediliyor. Daha da ötesi dayatılıyor. Halbuki kabulün ve reddin tayin edilmiş akışı bir varlık sahası bahşedemez.

Yukarıda sözünü ettiğim zaviyenin kıymetine ilişkin yine Muhammed Sarı imzalı “Nâzım Hikmet’in Yazılarından Geriye Ne Kaldı?” başlıklı yazısından hareketle bazı söyleyeceklerim var. Yazıda Nazım Hikmet’in edebiyatı nasıl konumlandırdığına, dönemin siyasi atmosferi içerisinde nasıl bir pozisyondan hareketle konuşup yazdığına ve tüm bu hususiyetlere ek olarak şiirine ve şiirinin açtığı yola dair önemli değerlendirmeler yer alıyor. Benim üzerinde duracağım pasaj yazının son bölümünde:

“İster gündelik hayat ister beynelmilel politika yazılarında olsun Nazım’ın söyleme ve eyleme mihveri Batı’nın kültürel ve ekonomik işgallerine karşı teyakkuzda olmaktır denebilir. İyi niyetli olsa bile, kendisi de Batılı bir dünya görüşüne mensup birinin ağzından çıkan bu sözlerin, Müslümanlıkla yekvücut olmuş bir halk tarafından benimsenmesi kolay değildir, nitekim olmamıştır. Çünkü Türk halkı, anti-emperyalist tavrın bir insanı mantıken milliyetperver yapacağını ve Türkiye’de milliyetçi olmanın tek meşru (şer’î) dayanağının da İslâm davasına hizmet olduğunu -insiyakî biçimde de olsa- bilir. Bunun dışındaki bütün formülasyonlar onun nazarında şüphelidir. Çarpıklığın içine doğmuş bugünkü nesillerin bu yalın-temiz-acımasız gerçeği anlayamamasını anlayışla karşılayabiliriz. Ama günümüz yetişkinlerinin anti-emperyalizm ile globalizmi aynı anda bünyelerinde barındırabilmelerindeki garabeti Nazım’ı vesile ederek sorgulamamız lazım.”

Bu satırlar içerisinde de özellikle “Türkiye’de milliyetçi olmanın tek meşru (şer’î) dayanağının da İslâm davasına hizmet olduğu” yargısı üzerinde duracağım. Çünkü bu yargıdaki milliyetçilik tasavvuru halihazırda Türkiye’de Müslümanların dönüşümü üzerine dikkate değer bir tablo arz ediyor. Evvela milliyetçilik nedir sorusunun kendisi, soranı hayli çetrefilli bir alana sürükler. Çünkü bizatihi milliyetçilik çalışmaları diye tanımlanan alanın varlık nedeni bu kavramı tanımlamadaki güçlüklerden ortaya çıkıyor. Değer yargılarıyla yüklü ve her coğrafyanın yer yer kendine has özellikleriyle meczettiği bir alan bu. Bu durum, alanda söz sahibi önemli isimlerin neden a priori bir tanım vermeksizin çalışmasını yürüttüğünü de anlaşılır kılıyor. Yani milliyetçiliğe ilişkin genelgeçer tanımlardan ziyade her devletin, toplumun, kliğin kendi ihtiyaçları üzerine kurduğu bir yargılar toplamından bahsedebiliriz. Böyle olması milletçiliği büsbütün yerel ve keyfi çerçeveler içerisinde tanımlayabiliriz anlamına da gelmiyor. Nihayetinde farklı tecrübelerin kesiştiği noktalar ve en nihayetinde kavramın kendine özgü bir arkeolojisi de var. Türkiye’de milliyetçiliğin veya kendilerini milliyetçi olarak takdim edenlerin serencamını bütünüyle “bize özgü” düşünmemizi sağlayacak bir durumun söz konusu olmadığını düşünüyorum.

Yakıcı olan şu: Müslümanların devletçi veya milliyetçi argümanlara eklemlenme yahut devletçi veya milliyetçi argümanları İslam üzerinden temellendirme çabası içerisine bu denli giriyor olmaları. Yazıdaki, vardığı nokta itibariyle bu durumun tezahürlerinden biri olarak görülebilir. Sarı’nın kelimeleriyle ve bir diğer ifadeyle “hayatı bir al-ver, bir doldur-boşalt ameliyesi” olarak görenlerin bugünkü iştigal alanı biraz da bu diyebiliriz. Bunu tedavüldeki “Türkiye” söylemine bakarak da anlayabiliriz. Eskiden solun kendi içerisindeki bir yargılama biçimiydi bu. Enternasyonal solun “yerli” veya “buradan” hareket etme, “burayı” gözetme iddiasındaki sol ile arasındaki alana işaret ediyorum. Devletin kapısında eğleşmekle emperyalistlerin maşası olma söylemlerinin beslendiği mayınlı bölgeye. O alan Müslümanların ümmet diye bir şeyin varlığına olan ve belki de temelsiz bir şekilde olan itimadına pek de bir halel getiremiyordu. Bugün bir görünmez el ümmetçilik, enternasyonalizm, turancılık nevinden ne varsa aynı çöp torbasına doldurmuş görünüyor.

Müslümanlar özelinde, Türkiye’yi görmeyenin, kendi ayaklarını bastığı toprakların gerçeğini göremeyenin ümmet düşüncesinden, ümmete aidiyet duymasından ele avuca gelir bir şeye çıkmayacağı açık. Fakat bugünkü temayül Türkiye’nin yerini ve ihtiyaçlarını gereğince gözetememenin eleştirisine bir cevap teşkil etmiyor. Basbayağı yavan bir Türkiyeci bakıştan söz ediyorum. Doğal olarak Sarı’nın milliyetçilik ve İslam arasında kurduğu rabıta Türkiye’de devletin İslam’ı araçsallaştırdığı zemin için fevkalade kullanışlı durumda. Türkiye’de zaten hiçbir zaman devletle arasına sağlıklı bir mesafe koyamamakla malul fakat zaten bununla da iftihar eden bir milliyetçilik tecrübesine, farklı bir zaviyeden de olsa yine milliyetçilik tanımlarıyla eklemlenmek temel sorunu, araçsallaştırılma sorununu ortadan kaldırmıyor. Haddizatında bu topraklardaki nerdeyse her farklılaşma kendisini İslam’dan harekete temellendirmeye bir noktada mecbur. Bu mecburiyet bir yere kadar insiyakî olarak bir yere kadar da sosyal gerçekliğin dayattığı bir durum olarak düşünülebilir. Burada bir çorba da yapabiliriz: Hümanizm, sosyalizm, demokrasi, kapitalizm, milliyetçilik, AB siyaseti, muhafazakar demokrasi, liberalizm ve dahası… Kendi içlerinde ve birbirleriyle tenakuz arz eden her ne varsa ona sözde İslamî bir dayanak da bulunmuştur.

Yakıcı olan bir başka durum da şu: Türkiye’nin yerini gözetme, bu topraklarda söylenmesi gereken sözü arama iddiası ilginç biçimde bu topraklarda söylenmesi gerekeni de söyleyemiyor. Çünkü daha baştan bir fanus içerisinden konuşmayı kabul ettiği için nefes alabilmeyi nimet addediyor. O nefesi şer’an gerekçelendiren bir zemin o fanusta mevcut. “Buradan” bakılacaksa milliyetçiliğin devletle olan netameli ilişkisini gözardı ederek konuşamayacağımızı bilmemiz lazım gelir. Aslında yalın-temiz-acımasız vurgusu da bu söylediğim sürecin önemli vurgularından biri ve alıntıladığım pasajın dayandığı yere işaret ediyor. Türkiye’de Müslümanları birbirinden farklılaşan fakat nihayetinde devletçi-milliyetçi ajandaların içinde debelenmeye mahkum eden akışın “Amerikalılık ve Türklük” dikotomoisinden de beslendiğini düşünüyorum. Özellikle bu dikotominin mütedeyyin çevrelerdeki alımlanma biçimindeki sorunlar, önermenin çıkış kaynağından bağımsız düşünülemez. Milliyetçiliğe dayanağı yine kendisi olan anlamlar giydirmek bu toprakların gerçeğini görebilecek bir vasata imkan vermemiştir.

Kavramları kendi tarihlerinden, ortaya çıktıkları zaman ve zeminden, varolan tecrübelerden soyutlayarak bir köken araştırması bir öz iddiası ortaya koymak da yanıltıcı olacaktır. Daha açık haliyle, İslamî laiklikten, demokrasiden bahsedemiyorsak milliyetçiliği de büsbütün İslam üzerinden temellendiremeyiz. Temellendirdiğimizi düşünebilir ve belirli çevreleri buna ikna edebiliriz. Bu ikna üzerine vakıf, dernek, parti kurabilir yayınlar da yapabiliriz. Bu vakıayı değiştirmez. Çünkü İslam bir arıtma cihazı gibi yanına geldiği yahut kendisiyle bir şekilde irtibatı tesis edilmiş herhangi bir kavramı, kurumu, ideolojiyi arındırmakla iktifa edecek bir yapı arz etmiyor.

2

“Nâzım Hikmet’in Yazılarından Geriye Ne Kaldı?” yazısının açılış cümlesi bir turnusol kağıdı olarak kullanılabilir. Kaygusuz’un “Politbüro”su için de. Cümle şöyle:

“Şiirleriyle yazıları arasında nitelik uçurumu olan şairlerin yarına kalıp kalmayacakları yahut nasıl kalacakları her zaman meraka değer bir konudur.”

Turnosol kağıdı olarak kullanılabilir çünkü poetik tasarruflar ile neyin şiir olduğuna hükmetmeye dönük bir lafazanlık biçimi hüküm sürüyor. Bugünü göremeyen ama hep yarına dönük bir çabadan söz ediyorum. Aslında hayatta kalma çabası ama bir tür engizisyon mantığına dayanıyor. Şairin her şeyden evvel şiirinin söz aldığını hatırlayalım. Evet, bu hatırda tutmaya değer bir husus.

3

Musa Günerigök’ün Hakan Kalkan’nın Çorak Topraklar kitabını değerlendirirken bir yerde Arslanbenzer’in Huruç dergisindeki şiirlerinin şiir değerleri yarattığını iddia etmenin mümkün olmadığını, Somut Şiirler’in muhtemelen bir devrin, bir dönemin, bir tartışmanın tebellür ettiği şiirler olarak okunacağını söylüyor. Söz konusu koro şiirinin geneline teşmil edilebilecek bir tespit bu. Ben buna şiiri sosyolojik veriye indirgeme adını veriyorum. Veya ortaya çıkan hasılası itibariyle böyle bir işlev göreceklerini düşünüyorum. Şiiri bir temsil alanı olarak görmekle de ilgili bu husus. Halkın gündelik meşgaleleri içerisinde basit görünümüne dayanan bir veri toplayıcılığı. Şöyle bir örnek vereyim: Nasıl ki “Çözüm Süreci” sadece Türkiye’nin kendi dinamiklerinin harekete geçmesiyle ve “millî birlik ve kardeşlik” çabasının bir sonucu olarak açıklanamayacak bir süreç idiyse halkçı koro şiirinin çeşitlenerek somuta, maddeye saplanması da mesela civilite tartışmalarından, insan hakları söyleminin temelinde yatan siyasetten, daha somut haliyle Kopenhag Kriterleri’nden bağımsız bir şekilde düşünülemez. Türk şiirini demokratik bir meclis gibi tahayyül etmeyen popülizmden medet ummayacaktır.

Günerigök, metnin bir başka yerinde son 30 yılın örtük mottosunun şiirin günceli yazması gerektiği lafı olduğunu ve bunun ancak günceli aşan bir bilinç tarafından fark edilerek kritik edilebileceğini belirtiyor. Meselenin düğümlendiği yer tam da burası. Günceli aşan kritik. Bu kritik ne theoria’ya ne de kendi-dünyasının-içine gömülerek yapılabilecek bir şey değil. İkisinden biriyle veyahut aynı anda ikisinden de muzdarip olmak kendi akışı içerisinde hayatı, insanları, onların durduğu zemini görmeyi perdeliyor.

4

Mehmet Raşit Küçükkürtül “Devletin Gölgesinde Bir Şair: Necip Fâzıl Kısakürek” yazısında “Büyük Doğu Marşı”nın ve “Büyük Doğu” kavramsallaştırmasının izini sürüyor. Yazı “devletin gölgesi” üzerine ima ettikleri bakımından kıymetli.

Bugün ciddiyetle üzerine düşünülmesi gereken bir konu; bir kağnı gölgesinde yürürken vehme kapılmanın, “kağnı”nın mahiyeti üzerine düşünemenin kendisi. Bu kağnının arz ettiği devletin çeşitliliği de göz önünde bulundurulmalı. Tüzel kişilik olarak devletin, sermayenin, kurumların veya kişilerin gölgesinde yaşanan “gölge sendromu”. Kendi gölgesine rıza göstermek yerine o gölgeden devşirilen argümanlarla konuşmak. Halbuki gölge her zaman ve zeminde kendi sahibine işaret ediyor.

Yazar Hakkında

1993’te, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz