Taraf olmak insan için kaçınılmaz bir durumu ifade ediyor. Bir şey yapsanız da yapmasanız da, sussanız da konuşsanız da dünya üzerinde işgal ettiğiniz yer bir anlam ifade eder. Bir yerde öylece durmak da bir seçişi ve reddi içinde barındırır. Bu seçiş ve reddin bileşenleri vardır. İzah edilebilen ve edilemeyen boyutlar içerir. Giydiğiniz ceketin, okuduğunuz okulun, çalıştığınız yerin, kullandığınız kartların, sosyalleştiğiniz çevrenin ve daha sayamayacağım birçok şeyin kendine has belirlemeleri, teklifleri, dayatmaları söz konusudur. Görmezden gelemezsiniz. Önemsemeyerek yaşayamaz, burun kıvırıp yanından geçip gidemezsiniz. Giderseniz de gittiğiniz yerin talepleri devreye girer. Oraya ve oradakilere de bıyık altından gülüp yolunuza devam edemezsiniz. Ederseniz bir sonraki mekânın atmosferi kendi alacaklarını ve vereceklerini fâşeder. Mekân değişse de yanından geçip gidilemeyen, süregelen ve süregidecek olan bir yüzleşmeden söz ediyorum. Her nereye giderseniz gidin, her nerede kalırsanız kalın bir güç ilişkisi içerisinde kendinizi bulmaya mahkûmsunuz. Evinize dönseniz de mahkûmsunuz. Bir ilişki durumunun varlığı, varolan yasal zemin, tanımlanan haklar ve ödevler ama belirleyen ama belirlenen konumda sesinizi, bakışınızı, duyuşunuzu bir irade göstermeye sevk eder.

Varolan irade alanını birtakım keyfî ilkelere göre belirlemeye yönelen hasis tüccarlığı görüyor musunuz? Bu tüccarlık biçimi şöyle bir işleyişe sahip: Önce kendince birtakım ilkeler koyuyor. Sonra olanı biteni o ilkelerin terazisine vurarak asıp kesiyor. Kendi durduğu yeri, cemaati, çevreyi, bültenlerini takip ettiği derneği, partiyi veya daha özelde eşiyle çocuğuyla kurduğu ilişkiyi anlam ifade eden herhangi bir bağlamda sorgulamaksızın, kendi belirlediği ilke çerçevesinde herkesi ofsayta düşürme çabası… Altına girdiği ilişkilerin, çatıların mahiyeti üzerine düşünmeksizin hep öteki kişiler, kurumlar, çevreler ve ilişki biçimleri üzerinden bir faturalandırma girişimi… Türkiye’nin amentüsü gibidir bu tavır biraz da: Yasal teminat altına alınmış, devletin apriori dayanaklarına yönelik bir düşünme çabası bile göstermeksizin, güç temerküzünün en kavî olduğu yerlere sırtını dayayarak gelip geçici aktörler, birtakım siyasi figürler veya onların ama yaptıkları ama zevzeklikleri hakkında konuşadurmak bayağı bir konfor alanı sağlıyor. Bu konfor alanına bakarsanız ya bir yabancı, yerli/acenta sermaye gurubuna kapağı atmış olanları ya da korunaklı bölgelerde ilkokul ezberlerini tekrarlayarak her türlü farklı iradeyi kriminalize etmekle görevlendirilmiş/veya kendine bunu görev edinmiş olanları görürsünüz. Bunların haricinde bir de kendisi memur olup asgarî iaşe derdindeki memurları düzen yanlısı olmakla suçlayanlar vardır ki en acıklısı onların halidir. Özellikle müesses Türklük, Türkiye tanımlarına ya şerh düşerek ya da resmî damgalı mühürlü birtakım kavramlara yeni aşılar yaparak bir tür düzen dervişliği yapanların bugünkü ahvali bunun bir örneği olarak değerlendirilebilir.

Ayaklarını bastığı yerin çatısı altındaki güç ilişkilerini sorgulamaksızın dışarıdaki bir veya birkaç güç odağını, ilişki ağını her türlü kötülüğün yegâne var edicisi olarak görmek ve göstermek nasıl bir memuriyettir? Farklı bir sesi evinde, dergisinde, derneğinde, partisinde barındıramayanların hangi yorumuna, hangi vaadine güvenebiliriz? Bu sorunun cevabı benim için net. Bindiği otobüsün, oturduğu evin, çalıştığı yerin mahiyeti üzerine düşünmeksizin olanı biteni belirli sayıdaki bileşene indirgeyerek hariçte gördüğü mahfillerin omuzlarına havale eden insan tipini dünyanın kendi gerçekliğinin çok uzağında görüyorum. Varlığını dünyada idame ettirebilmek için ayaklarını bastığı yerin kendisine bir yığın anlamı, yapabileceği ve yapamayacağı şeyler listesini teklif ettiğini veya dayattığını göremeyenler ve bunun üstüne düşünebilecek yeterlilikten mahrum olanlar habire birbirlerine parmak doğrultup şunu desene, bu da yapsana gibisinden şeyler söylüyor. Şiirin izzetini, düşüncenin kıymetini, liyakatin kıstasını, adaletin terazisini, ezcümle varlığın künhünü her biri bir cebinde hünerle taşıyor gibi. İstediğini göremediği her şeyi bir kalıba indirgeyerek konumlandıran bir manipülasyon mutasarrıflığı… Bunları yaparken esasında yaptıkları ortak bir şey var: En önemlisi varolan esas güç merkezlerini tâlî olanları gündemde tutarak ikincilleştirmek. İçinde bulundukları güç ağını gizlemek. Sürekli başkalarına dair ifşaat yapma hevesiyle konuşurken kendi kurdukları engizisyon mahkemelerini itimat ettikleri savcıların süzgecinden kaçırmak. Bu gizlemenin içinde barındırdığı tohum da güç ilişkilerini kendi konumuna göre yeniden düzenleme hevesinde öte bir şey olmuyor. Eleştirdiği yapılarınınkinden çok daha kirli bir güç biçimini ve ağını içinde taşıyan cümlelerin ve mısraların arzındaki yoğunluğu dikkate değer buluyorum. Düşünüyorum. Suyu ve sabunu perdeleyen bir eleştiri balosunda boy göstermek, ne büyük cesaret!

Yazar Hakkında

1993’te, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde “The Relationship between Being, Truth and Art in the Thought of Heidegger” başlıklı teziyle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe Bölümü’nde doktora eğitimine devam ediyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz