Yozlaşma eleştirileri bütün ideolojilerin, grupların, cemaatlerin ortak paydası oldu. Her biri kendi değer yargıları eşliğinde kendisi, çevresi, ülkesi ve dünya için iyi olanı istediğine inanıyor ve değişimin de muhafaza etmenin de tetikleyicisi olarak bu kendi iyi anlayışlarının dayanaklarına sarılıyorlar. Alarm zilleri bu sebeple hep açık. Yolda yürürken gelen acı bir sese insiyaki olarak dönüp bakıyoruz değil mi? Gelen sesi notalarına ayırıp, ayaküstü zihnimizin teşrih masasına yatırıp ideolojik şeceresini şöyle bir çıkarıp sonra bakıp bakmamaya karar vermiyoruz. Dönüyoruz ve bakıyoruz. Fakat sürekli çalan alarm zilleri bu imkânı imha eden bir mahiyet taşıyor. Arkadan gelen sesi, önden gelen bastırıyor. Her biri yakamıza yapışan ahiret sualleriymişçesine kendi önemini en trajik biçimde gözlerimize ve kulaklarımıza dayatıyor. Yozlaşma analizlerinin, yozlaşmanın hep ötekinin ve birtakım failler üzerinden gündeme getirilmesinin anlamı üzerine düşünmek istiyorum.
Bourdieu kişisel düzeydeki yozlaşmanın, yalnızca yapısal yozlaşmayı maskelemeye yaradığını söyler.[1] Yozlaşma eleştirilerinin önemli bir miktarı, gün içerisindeki en büyük düşünce eforunu tereyağını ekmeğinin hangi yüzüne süreceği konusunda harcayanların neyi amaçladığı belli olmayan mızmızlanmalarından oluşuyor olsa da, aslında eleştirel düşünce bir konfor arayışını da temelde içinde barındırır. Kasım Küçükalp’in felsefeyi, hakikatin ağırlığı karşısında beşeri düşüncenin konfor arayışı olarak açıklamasını bu bağlamda anmakta yarar var.[2] Yozlaşma eleştirisinin de bir konfor alanına işaret ettiğini söylüyorum. Sürekli surette hariçtekini yargılayan, kendi durduğu yerin politik içerimlerini sürekli inkâr eden, kötülüğü de bu çerçevede ötekileştiren bir konfor alanı bu. Bir tür şeytan taşlama pratiği ve çoğunlukla da bir yaralı parmağa işememe hali. Sürekli mücessem şeytanlar görme şizofrenisi. Otobüste, whatsapp durumlarında, storylerde, apartmanda, gazetelerde, ekranlarda… Bu durumda yapının ihmal edilmesi için bütün şartlar hazırlanmış oluyor. Bunun için de bir odak veya belirli bir fail ya da failler grubu aramanın anlamı yok. Gündelik hayatın işleyişi içerisinde parçalar öyle veya böyle bir araya geliyor ve yapının ihmalini temin ediyor. Artık yapının ürettiği veyahut sebebiyet verdiği sonuçları konuşmaktan yapının mahiyetini, yapıya başından itibaren içkin olan sorunları konuşamaz ve bunun farkına dahi varamaz bir halde debelenme hali…
Yapı üzerine konuşmak tehlikeli. Bundan dolayı sınırlara dikkat ederek sek sek oynamak ile yozlaşma eleştirisi yapmak atbaşı gidiyor. Mızıkçılık ederek elimde taşım kenarda düşünüyorum: Yapı üzerine konuşmak neden bu kadar tedirginlik verici ve neden bu kadar ihmal ediliyor? Çünkü yapı üzerine konuşmanın kişileri, mahfilleri, hükümetleri aşan bir boyutu var. O boyut bir tarafıyla Schmitt’in arcanum kavramıyla eşelediği, devletin kudretine ve sırlarına ilişkin çoğu kerameti kendinden menkul anlatıları sorgulamayı da içeriyor. En az ay çiçek yağı kadar önemli bir konu. Konu hakkında Cem Yılmaz tweet atmamış Yılmaz Özdil bir köşe yazısı yazmamış Cumhuriyet bir haber yapmamış olsa da önemli. Konu bizi Aristoteles’in iki yurttaş tanımına ve rejim ile ilişkisine getiriyor. Strauss Aristotelesçi “iyi yurttaş”ın, Atinalıların Devleti’nde, rejimlerin farklılığına bakmaksızın yurduna ziyadesiyle hizmet eden -rejimlerin değişmesine tümüyle kayıtsız kalıp yurduna gayet iyi hizmet eden- insan olduğunu ve iyi yurttaşın, tek kelime ile, yurtsever yurttaş olduğunu; onun vatanına başından sonuna sadık olan insan olduğunu ifade eder. Politika’daki Aristoteles’e göreyse kayıtsız şartsız “iyi yurttaş” diye bir şeyin olmadığını çünkü iyi bir yurttaş olmanın ne anlama geldiğinin, bütünüyle rejime bağlı olduğunu söyler.[3] Bu tanım arayışlarında sarkaç yurt ve rejim arasında gidip gelir. Türkiye’de mezkûr iki yurttaş tanımı da yapıya içkin sorunlar tarafından güncelleştiriliyor. Yapının üretim hataları olarak değerlendirilebilecek aktörler, gruplar ilginç bir şekilde yine yapıyı korumak adına düşmanlaştırılıyor ve gündelik sorunlar yapının kökensel sorunlarını konuşmanın sürekli önüne geçiyor. Yapı üzerine konuşma ihtimali dahi vatan sevgisi alanının yabancısı, ötekisi. Yozlaşma üzerine konuşma hevesi kendini biraz da buralarda tatmin edebilir.[4]
[1] Pierre Bourdieu, Televizyon Üzerine, çev. Alper Bakım, (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2019). s. 18-19.
[2] Kasım Küçükalp, Varlık Problemi Bağlamında Düşünmenin İmkanı, (İstanbul: İlem Yayınları, 2014), s. 7.
[3] Leo Strauss, Politik Felsefe Nedir?, çev. Solmaz Zelyüt Hünler, (İstanbul: Paradigma Yayınları, 2000), s. 67.
[4] Ölüm Alışkanlığı bir tarafıyla, biraz da bu yapı üzerine düşünme çabasını içeriyor.
