Zeki Altın, Fatih Memiş’in sorularını cevapladı.


Kitabın “Kendini Okuma Kılavuzu” şiiri ile açılıyor. Sen kendini ne zaman okumaya başladın? Şiirle yolun ilk ne zaman kesişti ve bu günlere geldin?

İnsanın kendini okuma süreci aslında doğumuyla başlar. Farkında olsa da olmasa da önce kendinden başlayarak zamanla dışa doğru bir tanıma ve tanımlama sürecine girer. Bilinçli bir okuma süreci ise lise yıllarımın başlarında oldu diye bilirim. Baktığım, gördüğüm, duyduğum her şeyde kendimden ne var veya kendimden ne bulabilirim düşüncesiyke hareket etmem kendimi okumam sürecinin başlangıcı oldu diyebilirim. Şiirde yolum Akif’in şiirleri ile birleşti. Sonrasında Akif’ten haleler şeklinde farklı şairlere yöneldim. Ulusal ve uluslararası bilinen/bilinmeyen birçok şairin dünyasına girmeye çalıştım. Temelinin farklı şairlerin şiirleri ile bezenen bir dünya toprağı yarattım kendime. O toprakta kökü Akif’ten beslenen ama kendini dar kalıplara sığdırmayan bir şiir vücuda getirmeye çalıştım. Bunda başarılı oldum mu bilmiyorum, bunun cevabını sanırım okurun vermesi daha doğru olacak.

Üç Kişilik Ölüm Marşı‘nı geçtiğimiz sene okur karşısına çıkardın. Her şiirin olduğu kadar kitaplar da kendine has bir öyküye sahip. Bu sürecin senin için heyecan verici olduğunu tahmin etmek güç değil. Ancak kitabının öyküsünü senden duymak isteriz.

Aslında yakın çevremdeki dostlar bu kitabın öyküsünü bilir. Üç Kişilik Ölüm Marşı bir varoluş eseri. Bir gencin edebî ortamdaki ilk çırpınışları. Yolunu bulma umuduyla dergi ve fanzinlerde kendine yer edinme ve yazdıkları ile bir nefes alma gayretinde olmanın şahidi. Yedi İklim, Hayal Bilgisi, Şehrengiz gibi bilinen edebî mecralarda yayınlamış olduğum ilk şiirler. Çok mu iyiler, tabii ki de hayır, çok iyi olmalarını istemiyorum zaten. Benim derdim yazabileceğimin en iyilerini yazma gayretini her daim diri tutarak zamana kendimden bir işaret bırakmak. Dosyayı bastırmada iki yakın arkadaşın (Osman ve Ubeydullah) da görüşünü almam çok etkili oldu. Sonrasında yine bu arkadaşlarımın da emeğiyle KDY üzerinden edebî camiada kimseye minnet etmeden ilk kitabımı okuruna ulaştırdım.

Üç Kişilik Ölüm Marşı bir varoluş eseri. Bir gencin edebî ortamdaki ilk çırpınışları. Yolunu bulma umuduyla dergi ve fanzinlerde kendine yer edinme ve yazdıkları ile bir nefes alma gayretinde olmanın şahidi.

Şiire bir tanım arama ihtiyacı duyduğumuzda karşımıza belki yüzlerce cevap çıkacaktır. Sana göre şiiri tanımlamak mümkün mü? Eğer öyleyse kendi şiirini nasıl tanımlıyorsun?

Şiir kendi başına bir dünya. Şiiri tanımlamak bence şiiri eksik bırakmak olur. Tabiî ki de şiirin bazı özellikleri vardır. Bu özelliklerin bazıları eski şiir geleneğin süregelen özelliklerini barındırır. Kafiye, redif, söz sanatları, ölçü… Bunlar bugün için sadece şiirle yeni tanışan küçük yaşta çocukların şiiri diğer türlerden ayırmada, farkını ortaya koymada kullanılan kriterler olarak kullanılır. Ben şiirin bir yaşam biçimi olduğunu, kendine özgü dünyasında canlı bir varlık olduğuna inanıyorum. O dünyaya herkes girebilir mi bilmiyorum ama o dünyaya gitmek için de belli bir birikimin şart olduğunu, sonrasında da bir sezgi gücünün olması gerektiği varlığına inanıyorum. Buna bir örnek vermek gerekirse, normal insanlar merdiveni bir nesneye dayaması ile bir şairin merdiveni göğe dayaması verilebilir. Kimilerine basit gelebilir ama şiirdeki bakış hem çok basit hem de çok zordur. Yunsu Emre şiirleri gibi kolay okursun zor anlarsın. Şiiri tanımlamak değil de hissetmek ve bu histen özgün şeyler yaratmak daha doğru olabilir.

Şiir sana nasıl gelir ya da sen şiiri bulmak için nerelere gidersin? Mesela ben kitabını okuduktan sonra bende gelenekten ve gününüz şiirinden beslendiğine dair bir izlenim oluştu. Yanılıyor muyum?

Şiirin yazım süreci genellikle şairler arasında iki şekilde olur. Yazdıklarını ilham kaynağı ile yazanlar veya şiiri bir keşif süreci olarak yazanlar. Ben aslında her iki şekilde de yazdığımı söyleyebilirim. Senin söylemen ile şiirin bana gelmesi yani ilhamla yazmalarımda çoğunlukla bir anda içten bir şeylerin itmesiyle şiir taslağını oluşturur sonrasında üzerinde çalışırak ona son halini veririm. Bu şekilde yazılmış birçok şiirim vardır. Şiirin keşifle yazıldığı yöntemine gelince de şiiri bulmak için kelimeler üzerinde yoğunlaşır, dilin varolan sentaks ve semantik unsurları başta olmak üzere birçok olanağını kullanmaya çalışırım. Yeni bir şeyler kelimeler üzerinde durularak, onları farklı teknikleri kullanarak ve varolan anlamlarını deforme ederek dönüştürmeye çalışırım. Bu şiiri zorlamak olabilir kimilerine göre ama yer yer bu keşif sürecinde denge sağlandığında şiirde özgün yaratımlar da ortaya çıkabilir. Hakan Şarkdemir “Şiir ilhamla doğdu ama keşifle devam ediyor.” minvalindeki sözü şiirde her iki yolunda varolduğunu, kullanıldığını ve kullanılabilirliğini gösteriyor. Ben de ilhamla yazdığım süreci keşif ile sürdürüyorum ama ilhamla arada muhabbetimi devam ettiriyor, bana bahşettiği güzellikleri şiirlerime serpiştiriyorum. Diğer soruna gelince ilk soruda dediğim gibi geleneğe sırtımı dayayıp güncelin imkanlarını kullanmak şiirde bana özel bir alan açıyor. Bu alanda yazmaya çalışmak daha mutlu kılıyor beni.

Kitabına Üç Kişilik Ölüm Marşı ismini verdin ve aynı isimli bir de şiirin var. Marş kelimesini genellikle belli konulardaki bir müzik parçası şeklinde algılıyoruz. Nasıl oluştu bu şiir? Ayrıca şiirle müzik arasındaki ilişki hakkında neler söyleyebilirsin?

Müzikten başlayayım. Şiirin kendine ait bir müziğinin olduğuna inanıyorum. Bu müzik şiirin iskeletini oluşturuyor. Sanırım geleneğimizin bize bahşettiği bir güzellik olsa gerek bu. Türkülerimiz, ninnilerimiz, dengbej mesellerimiz de böyle değil mi zaten? Herhangi bir enstrüman olmasa da kendi müziğiyle kendilerini var edebiliyorlar. Üç Kişilik Ölüm Marşı kendi ritmiyle yaşam ve ölüm arasındaki dönüşümünü tamamlıyor. Doğum, yaşam ve ölüm. Bu üç unsur kişiliğini insanda tamama erdiriyor. Onların bedeninde bir misafir olarak kalıyoruz. Ahmet Murat ‘Kalbin Kararı’ şiirindeki ‘İnsan uykudadır ölünce uyanır’ mısrası benim bahsettiğim üç kişiliğe, üç unsura değinen başka bir şiirden güzel bir mısra. Doğum, ölüm ve yaşam arasındaki ritim de bu şiirin ve sürecin marşı.

Kitabında yaptığın bölümlendirmelerde bilinçli bir sıra izlediğini düşünüyorum. “Göç” ve “ölüm”ün ardından “cennet” izleği ile devam ediyorsun? Bu izleklerin aslında kendi yolculuğun olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet kesinlikle öyle. Malumundur, tekrar da beis görmüyorum, asıl göç Kalubela’dan başladı. Sonrasında bir ölüm- doğum/doğum-münasebeti sonrasında da tekrar bir göç. Cennet bizim kaybettiğimiz ama kazanıyoruz. Kaybedileni kazanma çabası galiba insanın en büyük imtihanı. Benim, senin, hepimizin yolcuğu bu. Asıl kaynağımızdan, Kur’an’ı Kerim’in o güzel dilinden biliyoruz bunu. Şiirin izleği de bir bakıma bu izlekte. Son şiirin dışında tabii. Son şiir + 1. O meczupluğu seçenlerin imtihanı ve onların dünyasıyla ilgili.

Dergilere özel bir ilgin olduğunu biliyorum. Sence günümüz dergiciliği edebiyat dünyamızı zenginleştirmek için yeterli katkıyı sağlayabiliyor mu?

Dergi mutfağında da bulundum. Dergileri seviyorum. Ayrı bir ilgim olduğu doğrudur. Dergilerin okulların yerini tutabileceğini de düşünüyorum. Sadece edebiyat değil bilim kültür sanat mimari sağlık… vs birçok alanda eser üretimi yapmalı. Gençlerimizi dergilerde eserler verip o kalelerde tefekkür etmelerini, birbirlerini destekleme ve yetiştirmeleri için imkan vermeliyiz. Okulların dergileri diğer ulusal dergilerle iletişim halinde olmalı. Yeni gençler okullardan oralara geçmeli. Biz bu şekilde onların ilgi ve alakalarını süreklilik sağlayarak devam ettirebiliriz. Şu an için ülkemizde güzel dergiler çıkıyor ama bunlar okul dışında faaliyet gösterebiliyorlar. Bu dergilerin okulların içine de girmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Alışılmışın dışında olarak şöyle sorayım: Hangi şiir ile bitirmek istersin?

Güzel soru. O zaman şiire geçmeden bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. Ben Akif ile başladım, onun Bir Gece şiiriyle ile bitireyim. Rahmet olsun ona ve diğer büyüklerimize…

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî’î:
Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kere de, ma’mure-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet, Şer’-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet…
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Ben teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

HAZIRKITA, bir odağa yaslanmaksızın ve verili politik-poetik angajmanlara dâhil olmaksızın konuşabilme ihtiyacına binaen 2017’de yayın hayatına başladı. Türk ve dünya edebiyatının seçkin ve özgün örneklerine yer verme, nitelikli kültür-sanat yayıncılığı yapma ve bağımsız bir tartışma platformu oluşturma ilkesiyle yayın hayatını sürdürüyor.

Yorum yaz