7/24 İçin Uyandırılan Uyku 

Bugünün dünyasında pek çoğumuz için dikkat çekici olmayan bir dönüşüm yaşanıyor. Çarşı ve toplanma alanları, fabrikalar, bankalar, kamu kurumları 7 gün 24 saat çalışma hususunda adımlar atıyor. Hatta özellikle bankalar ve pek çok şirket 7 gün 24 saat açık olan müşteri iletişim merkezlerine sahip. Banka ve şirketler 7 gün 24 saat müşterilerinin yanında olduklarını vurgulayan slogan ve reklamlar yayınlıyor. Fabrika ve üretim tesisleri çoktan 7/24 düzenine geçmiş durumda. İşçiler ve mühendisler gece uyumanın sakinliği yerine makine ve üretim bantlarının debdebesine çekiliyor. Evlerinde olanlar ise sosyal medya mecralarının, interaktif oyunların, video içeriği yayınlayan web sayfalarının siber uzayında hareketsizlikten kasları kilitlenene kadar kendilerini soyutlayabiliyor.

            Tüm bu etkinlik kümesinin arkasındaki kurgucu güdü; mal ve hizmet alışverişinin sınırsız ve sonsuz akışını zamansallık yaratmayan bir süre tayini içinde sağlama güdüsüdür.  Bu bağlamda, 7/24 kavramsal olarak bir zamana tekabül etmez, haftanın bir günü değildir, dün ya da bugün gibi değildir. Zamanın içinde var olan fakat ondan soyutlanmış bir süre tayini olarak zamanın akışına karşı bizi hissizleştirir.

            7/24 dünyası neo-liberal paradigmanın insana dair süreç ve faaliyetleri homojenleştirme hedefinin yüzlerinden biridir. İnsanın pek çok güdüsüne, arzu ve ihtiyacına saldıran mezkûr paradigma, zamanı da homojenleştirmeye niyetlidir. İnsanların gün ve zaman planlaması, vakit akışı ve sonucunda uyku-uyanıklık düzeni de tektipleştirilmeye ve birimselleştirilmeye çalışılmaktadır. Uyku diğer arzu ve ihtiyaçlardan farklı olarak piyasalaşmaya ve parasal ifadelere dönüşmeye müsait değildir. Hatta 7/24 üretim ve hizmet akışını sekteye uğratan, onu yavaşlatan bir olgu olarak uyku hedef tahtasındadır. Uyumak uyanılması gereken bir faaliyet olarak değerlendirilir. Bu bağlamda vücudun uykuya olan ihtiyacını azaltmaya yönelik deneyler yapılmakta, ilaçlar geliştirilmeye, uyumak istemeyen insanlar yaratılmaya çalışılmaktadır. Öte yandan 7/24 mal ve hizmet akışını sağlamak için en önemli şeylerden biri gecenin aydınlık olmasıdır. 1990’lı yılların sonuna doğru Rusya’da geceyi gündüz kadar aydınlık kılmak için güneş ışığını dünyaya geri yansıtacak uydular yapıp yörüngeye oturtma planı gibi sonsuz görünürlüğü sağlamaya yönelik gerçekten çılgınca bir proje ileri sürülmüştür.[1] Geceleri dev bir ayna ile uzaydan dünyaya ışık yansıtılması planlanan projede çalışma sürelerini uzatmak, uzun geceler yaşayan Kuzey yarım küreye yakın bölgelerde elektrik tüketimini azaltmak ve 7/24 çalışma paradigması oluşturmak istenmiştir. “Tüm gece boyunca gün ışığı” sloganına sahip proje tam olarak uygulanamamış ve daha sonra rafa kaldırılmıştır. Uykunun dinlendirici aldırışsızlığına mâni olacak göz alıcı ve sürekli bir ışık akışı yaratma niyeti basbayağı yeni bir şiddet biçimidir[2]. Uyku ve dinlenme hakkı insanın elinden zor’la alınmak istenmektedir. Bu şiddet arzusuna karşı uyku müdafaa edilmelidir. Çünkü bu müdafaa, bedenimizi ve psikolojimizi insanî oluşun içinde tutacaktır.

            7/24 sloganının ardında, insan hayatının ritmik ve periyodik dokularını reddeden statik bir sermaye birikimi döngüsü yaratma arzusu vardır. Bedenimiz ve ruhumuz her gün görseller, videolar, haberlerle dolmakta bunların dışında kalan ihtiyaç ve gerekliliklere yer kalmamaktadır. Bedenimizde görseller, videolar ve bültenler büyüdükçe sermaye birikimi de büyümektedir.  Yedi günün yirmi dört saatinin yirmi dördünde de üretime ve tüketime koşulmamızı isteyen neo-liberal paradigma Allah’ın yarattığı gece-gündüz döngüsünü, gecenin dinlenme zamanı olma durumunu ve mevsimlerin tabiî akışını bozmaya niyetlidir. Bir ek olarak geceyi kötüleyenler ve gecenin varlığını gereksizlik addedenler de mevcuttur. Entelektüel bir aymazlığın nişanesi olarak gece uyumayı ve dinlenmeyi kötülemek, insan fizyolojisinin sınırlarını yok sayıp insan bedenine saldırmak demektir. Esasında, söz konusu saldırı insanın Allah ve yaşam karşısındaki kırılganlığını örtmeye çalışan kibirli bir kafanın tanıdık bir tavrıdır. Bu tavır uykuyu bir moda dönüştüren akla yol vermektedir.

Akıllı telefonlar ve mobil cihazlarda uykunun bir mod olarak tavsif edilmesi[3] rastgele bir isimlendirme olmasa gerek.  Cihazlar uyku modunda az enerji tüketmek üzere hazır beklerler. Böylece insanın uyku ile tamamen kapanması, üretmeye ara vermesi istenmemektedir. Uykunun kapalı havzası açılmak istenmektedir. Halbuki uyku hayatın normal salınımında bir ayraç gibi günlük rutinimizi doğal ve fıtri bir zamansal ayrıma tabi kılar. Günün bütün fizyolojik temasları sonucunda kimyasal toksiklerle, ses ve görüntü istilası ile dolan bedenimiz ve ruhumuz uykunun ve rüyanın kolları arasında sakinliğe kavuşur. Gündüzleri robotlaşmış bir gündelik yaşamın ağlarına takılırken geceleri sonsuz yumuşak suların denizine bırakırız kendimizi. Kapitalizmin sürekli üretim-tüketim zulmünden azade olabileceğimiz bir eylem olan uyku kapitalizm için açık bir hedeftir. İnsanın çoktan finansallaştırılmış diğer temel ihtiyaçları (cinsellik, yemek, içmek, arkadaşlık vb.) gibi finansallaşıp parasal bir kıymet yaratma durumu olmayan uyku için tek yol rahatsız edilmek ve uyandırılmak olarak görülüyor. Amaç uykunun uyandırılmasıdır. Daimî değişimin ve bir şey yapma durumunun övüldüğü bir dünyada uyku istenmeyen bir şeydir. İmgesel ve metaforik açıdan da uyku birçok düşünür tarafından istenmeyen, uyanılmak istenen bir şeydir. Uyunulan şeye karşı çıkılır ve olumsuzlanır. Fakat gözlemlediğimizde neo-liberal dürtü, uyanış ideal’inin kendisine dönük yaratacağı devrimsel ve dönüşümsel riskleri ortadan kaldırmak için hiç uyunmayan küresel bir sistem kurma niyetindedir.

 Bu noktada bir hususa daha değinmek gerek: Fizikî insan gücünün kapitalizm için yavaş yavaş önemsiz hale gelmesiyle dinlenmek ve sağlık gibi temel ihtiyaçlar etik açıdan daha da değersiz hale gelecektir. Sağlık hizmetlerine ulaşma hakkı geleceğin dünyasında önemsizleşecek fakat aynı zamanda pahalılaşacaktır. Yirmi birinci yüzyılda insan bedeninin küresel ölçekli biyolojik ve kimyasal girişimlere sık sık maruz kalacağı görülmektedir. Planlı saldırıların sonrasında doğru düzgün bir sağlık hizmetine erişmek ise sanıldığından çok daha maliyetli olacaktır.

Mevcudiyet Halüsinasyonu

Daha öncesinde 7/24’ün uykuyu parçalayan ve uykunun ritmini hedef alan bir zamansızlık olduğunu söylemiştim. 7/24, insanları şimdiki zamanın içinde boğar. Ve soyutlaştırır. Bütün gelecek zamanlar planlanmış ve kontrol altına alınmış şimdiki zaman fragmanlarından müteşekkildir. 7/24, başı sonu belli olmayan bir zamansızlık içinde her şeye sürekli erişim vaadi ile Jonathan Crary’nin kavramsallaştırmasıyla bir mevcudiyet halüsinasyonu yaşatır. Elbette herkes bu halüsinasyona kapılmıyor. Kendilerini boğan ve nefessiz bırakan erişim vaadi karşısında uykuya ve tüketmemeye gidenler varoluşlarının gerçek an’larını ve zaman’larını yaşayabilecektir. Çünkü daimî erişim vaadine kapılmak, bireylere özne olmayı bile çok görerek onları teknolojinin ve yeniliğin nesnesi haline getirir. Daimî olan şey tekdüzedir, tek taraflıdır ve öteki’ni istemez. Elbette burada kitlelerin psiko-politik bir çözümleme ve kontrole tabi tutulduğu es geçilmemelidir.

Neo-liberal güdü, 7/24’ü alışveriş ve tüketmenin zamansızlığı üzerine kurmuştur. Zamansızlaştırılan şey zaman mıdır yoksa alışveriş ve tüketim midir sorusu büyük bir soru işareti ile karşımızda duruyor. Aşikardır ki bir kimsenin alışveriş yapamayacağı, internet ve sosyal medya ağlarına bağlanamayacağı bir an kalmadı. Bütün anların tüketime koşulduğu durumda zamansızlaştırma heyulası bizleri bir varoluş halüsinasyonuna çekmektedir. Mevcudiyetimizi hissetmenin tek yolu olarak tüketme seçeneği bırakılmaktadır. Tüketerek hissetmek! Ama bir mevcudiyet heyulasının pençesindeyken. Heyulanın sebebi, 7/24’ün zamansallığının insanın fıtrî zamansallığına uymamasıdır. 7/24, kendi zaman tanımlamasını fıtrî/doğal zaman tanımlamasına dayatarak insanların farkında olmadığı veya olamadığı bir çatışma ve çarpışma zemini yaratıyor. İnsanlar günlük yaşamları içinde çatışma ve çarpışmaları beden ve ruhlarında yaşadıkça halüsinasyon kaçınılmaz bir sonuç oluyor. Var oluşunu hissettiğini zannetmek kaçınılmaz oluyor. Halbuki varoluş normalin sekinetinde hissedilir. Normal de evrendeki ilahi akışın ritmine uymak ve günlük hayatın yavaşlama alanlarına yer açmaktır.

En Yenisini Almak veya Eşitlikçi Denetim

            Avustralya’da yaşanan olayda bir çocuk Apple firmasının satışa çıkardığı yeni iPhone X almak için sıraya erken girdi ve sonrasında iyi bir ücret karşılığında bu sırasını telefonu erken almak isteyen birisine sattı.

            Yeni çıkan iPhone 7 ve iPhone 7 Plus’a ilk sahip olmak isteyen Rus teknoloji meraklıları Kızıl Meydan’da uzun kuyruklar oluşturdu.

            Yukarıda basından alıntılanan haberler her yeni iPhone modelinde ortaya çıkan durumdan örnekler ortaya koyuyor. Bir akıllı telefonun, insanları duygusal ve psikolojik beslemelerle bağımlılık yaratan bir hayranlığa sıkıştırması ve yeni modeli geldiği anda eskisinin büyüsünü yok eden bir ikna gücüne sahip olması tüketim toplumu için yeni bir aşamadır. Kitlelerin tüketim ibadeti ilginç bir hâl almaya başlamış durumda. Peki tüketim ibadeti nereye doğru gidiyor? Teknoloji şirketlerinin hayırsever(!) ve guru görünümlü yöneticilerinin ilham verici(!) hayatlarının Tanrılaştırıldığı bir konjonktürde bu soruyu sormanın muhatap bulması zor görünmektedir.

            İnsanların iktisadî davranışlarının yönetimi, yenilik vehmine rıza göstermiş kitleler yaratma noktasındadır. Her yeni ürün piyasada daha güçlü olmak ve kârlılığı artırmak gibi anlamların yanında bireylerin tüketim psikolojisine daha güçlü şekilde nüfuz etmek anlamını da beraberinde getiriyor. Yirminci yüzyılın sert ve hiyerarşik tüketim yönlendirmesi, tüketimi tabana yayan yeni yüzyılda herkesi tüketime davet eden eşitlikçi ve yumuşak bir denetime dönüşmüştür. Herkesin teknolojinin en yenisine ulaşabildiği bir dünyada erişimin herkesleşmesi tüketimle beraber gelen denetimci güdüyü sümen altı etmektedir. Eski modeli atıp yeni modeli alma söylemi her yeni ürünle birlikte gelen ideolojik programın 7/24 ve daimî akışını sağlıyor. Yeni ürünün eskime ve kötülenme hızı, ürün etrafında oluşması beklenen  psikolojik aidiyeti zayıflatarak ürünü bir hız nesnesine  dönüştürüyor. Dolayısıyla, ürünlerin değişim hızına dönük tutku ve bağımlılık ürünün kendisinden üstün geliyor. Söz konusu tutkuyu geride kalmama ve demode olmama korkularının da beslediğini düşünüyorum. Sonucunda insanlar yeni üründen her ne kadar fayda sağlasa da bir sonraki yeni ürünü, ondan uzak kalmanın doğurabileceği statü ve prestij kaybı gibi korkular nedeniyle, satın almakta ve yenilik vehmine rıza göstermektedir. Her yeni ürünle güçlenen rıza ise, ürüne tabiiyetin hazırlayıcısı oluyor. Böylece Giorgio Agamben’in ifade ettiği gibi bir aygıta tabi olan öznenin onu doğru biçimde kullanması imkansızlaşıyor. Değinilmesi gereken bir diğer nokta da 7/24’ün akışkan dünyasında bir sayfa yüklenirken ya da bir bağlantıyı açarken beklemenin dayanılmaz bir olguya dönüşmesidir. Bedenimizi hıza alıştıran dijitalleşme yavaşlık karşısında bizi patlamaya hazır bir bombaya dönüştürüyor. Halbuki hızın şehvetli akışından başımızı kaldırıp kendimize döneceğimiz vakitlerden biri de bu bekleme boşluklarıdır artık.

            Teknoloji yirmi birinci yüzyılla birlikte dijitalleşmenin yardımıyla tam anlamıyla herkesin ayağına gelmekte ve kitlelere pazarlanmaktadır. Öte yandan, eşitlikçi bir düşüncenin egemenliğinden uzak şekilde, dijital ağların topladığı bilgi ve datalar herkesin ayağına gelmenin bedeli olarak birer denetim unsura dönüşmüştür. Ağlara takılan her bir data bir denetim askeri olarak mutlak denetime 7/24 hizmet etmektedir.  Davranışlarımız, tercihlerimiz ve tepkilerimiz verisel bir meta olarak değerlendirilmektedir. Teknolojinin herkesleşmesinin yani bir grup ya da sınıfa hasredilmeden herkese açılmasının sonuçlarından bir diğeri de aynılaşmaktır. Sadece aynı ürünlerin kullanımından kaynaklanan bir aynılaşmadan söz etmiyorum. Aynı ürünlere maruz kalan gündelik hayatımızın, ruhlarımızın ve bedenlerimizin de aynılaşmasından bahsediyorum. Elbette denetimi kolaylaştırıcı unsurlardan biri de aynılaştırmaktır. Öznel düşünce, öznel tahayyül, öznel yaratıcılık teknolojinin standart imge ve uyaran dünyasında buharlaşıp gitmektedir. Kendi bireysel ölçeğimize uygun şekilde bir şeyler keşfetmek ve üretmek de 7/24’ün ağlarla örülü dünyasına karşı zorlaşmaktadır. Bedenlerimiz teknolojinin yanı sıra aynı gıda ve etken madde içeriğine maruz kalmakta, kitleler aynı hastalıklara yakalanmaktadır. Ayrıca, dijital ağların içerik yığınının sunduğu kişiselleştirme ve kişinin tercihlerine göre filtreleme imkanlarının aynılaşma iddiasına karşı bir imkân olmadığını düşünüyorum. Çevrimiçi dünyada yeni özgül anonimlikler yaratılabileceği beklentisi arşivci ve kayıtçı bir dijitalleşmenin karşısında gerçekçi değildir. Bu bir hapishaneler yerleşkesi içinde istediğiniz hapishanede tek başınıza istediğiniz gibi mahpus olmanız durumudur. Peki hapishanede olma durumunuz değişmiş midir? Dijital ağların makro evreninde mikro dünyalar yaratmak bir çıkış yolu değildir.

Gerçeğe Toslamak ya da Propagandaya Veda

            Neo-liberal paradigmanın 7/24 dünyası, neo-liberalizme atfedilen siyaset ve ideoloji sonrası propagandasının ardından, muvacehesinde lime lime edilmiş benlikler ve günlük yaşam bulan kitleleri gerçeğe toslatmıştır. Teknolojist neo-liberal söylem 1960’lardan beri TV karşısında salt alıcı olan bireyin pasif rolünün aktifleştiğini, teknolojik ürün ve aletlere hükmedebilen bir bireye dönüştüğünü öne sürmüştür. Bu dönüşüm demokratik ve anti-hiyerarşik bir dönüşüm olarak lanse edilmiştir. Oyun konsollarının, akıllı telefonların ve bilgisayar farelerinin yeni hâkimi olan tüketici özne kendisine sunulan imge ve alanların içinde süresiz bir özgürlük sanısına kapılmıştır. Halbuki, neo-liberalizmin yarattığı otomatik davranış dünyası özgürlüğü biçimlendirerek standartlaştırır ve aynılaştırır. Herkesin aynı özgürlüğü yaşamakla sınırlı olduğu bir dünyada yeni-liberalizm propagandası sahiciliğini yitirmiştir.

            2010’lu yıllardan itibaren sosyal medya ağlarının güçlenişine şahit oluyoruz. Kişilere bireysel hesap açma, düşüncelerini ifade etme gibi imkanlar sunan sosyal medya mecralarının kitlesel hareketlere de kendini ifade etme yolu verdiği görülmektedir. Arap Baharı, Gezi Parkı Ayaklanmaları,  LGBT yapılarının homo-seksüellik propagandaları gibi pek çok grupsal hareket 7/24’ün siber uzayında sosyal medya mecralarını siyasi iktidarlara karşı durmanın mevzileri olarak görmüştür. İsyan hareketlerinin sonrasındaki atmosfere bakıldığında ise mevzilerin anlamsızlaştığı görülmüştür. Sosyal medya, gerçek toplumsallığın siber uzaydaki replikalarını pazarlayan ve karşı-hareketlere geçici bir isyan efekti yaşatan bir mecradır. Sosyal medya mecralarının kâr güdüsü ile hareket eden birer şirket ve yarı-istihbarî denetim ve kontrol aygıtları olduğunu ıskalayan her toplumsal hareket gerçeğe toslayacaktır. Neo-liberal küreselleşmenin ana sac ayakları olan de-regülasyon, de-sentralizasyon ve şirketokrasiye dokunacak her hareket anında boğulur. Geri kalan hareketlerse sistem içi düzenlemelerdir. Sistem-dışı bütün yollar kapalıdır artık. Sistem-dışı hareketlerin tutukluğu ise ilginç bir rıza seviyesine evrilmiştir. Özellikle sol siyasetin durumu şaşırtıcıdır. Neo-liberal tahakküm ile; laiklik, bilimsellik, bireysellik ve özgürlük paydalarını paylaşmakla avunan siyasal Sol’un mahut rızayı ne kadar sürdüreceği merak konusudur.

            Halihazırda insan fıtratı ile dijital ağ sistemlerinin homojenleştiriciliği arasında bir çatışma olduğunu dillendirmek bile üstenci bir sinsiliğe maruz kalmaya yol açmaktadır. Hiçbir sorun olmadığı yönündeki şaşırtıcı ittifak işgal edilmiş bir tasdikin sonucudur. Halbuki ortada sürekli büyüyen bir sorun vardır. Çünkü her bir insanoğlu biricik ve tekildir. Herkesin ruhu ayrı bir şiirdir. Uyku, dinlenmek ve kendi olarak var olmak her insanın hakkıdır. İnsanoğlu tabiatla bütünleşerek bedensel sınırlarına riayet ederek öteki’nin hakkına saygı duyarak var olmanın neşesini tadacaktır. Var olmayı; ağlara dolanmış, uykusuz ve kontrollü bir ıstırabın pençesine düşürenler azgınlaşanlardır. Bozgunculardır. Kötülüğü yayanlardır.


[1]Proje ile ilgili uzunca bir inceleme için bakınız: https://www.vice.com/en_us/article/9a3y8d/the-man-who-turned-night-into-day

[2] Jonathan Crary, 7/24 Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, (Metis Yayınları, İstanbul: 2015), s. 64.

[3] Crary, 7/24 Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, s. 23.

Yazar Hakkında

1991 yılında Ankara’da doğdu. Çocukluğu Malatya’da geçti. Hacettepe Üniversitesi İktisat (İngilizce) Bölümü’nden mezun oldu. Şiir ve yazıları Hece, Melamet, Karabatak, İtibar dergilerinde yayınlandı. İlk şiir kitabı Ben Orda Yoktum 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz