Zoraki Diplomat’ın ilk 50 sayfası, eşine az rastlanır, denî bir yaltaklanma risalesi olarak okunabilir. Okunabilir çünkü Yakup Kadri, Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrasındaki yerinin ne olduğunu göstermeye matuf cümleleri birbiri ardına sıralamaktan geri durmaz. “Aziz Atatürk; politikanın santranç tahtası üstünde senin elinle kımıldayan bir ‘piyade’ olmak bile benim için büyük şerefti.” cümlesini de açıkça kurar. Yakup Kadri, çıkardığı Kadro dergisini “onun izniyle çıkardığını” ve “içinde yazılanlara Halk Partisinin prensiplerinin izah ve tefsirinden başka bir mana vermenin mümkün olmadığını” belirtir. Yakup Kadri’ye göre “kadrosuz bir inkılapcı parti asla bünyeleşemeyecektir.” Yakup Kadri bir taraftan dönemin Cumhurbaşkanı’nın nazarında bir piyon muamelesi gördüğünü itiraf eder ve fakat diğer taraftan Cumhuriyet Halk Partisi’nin prensiplerinin izah, tefsir işlerine kendini memur addeder ve CHP’nin bünyeleşmesi için –kelimenin gerçek anlamıyla sözde– bir kadro ihdas etme işine soyunur. Ne soylu vazife ne soylu sorumluluk bilinci!

Yakup Kadri’nin kendine biçtiği rol ve üzerinde kadro ihdas etmeye giriştiği zeminin ne kadar çürük olduğunu henüz kitabının başlarında, Tiran bölümünün ilk satırlarında anlamak mümkün. Yakup Kadri evvela gördüğü ilgiyi şaşkınlıkla anlatır. Bir gün Elbasan civarında bir ihtiyar makam arabasındaki bayrağı “Osmanlı, Osmanlı” diyerek öper, bir diğer gün bir çoban kendilerini hayranlıkla seyreder ve “Bu, İstanbul’dan Tiran’a yeni gelen Paşa mı?” diye sorar, bir başka gün fukara çocuklar kendilerine demet demet kır çiçekleri hediye eder. Esasta suratına tükürülecek bir reddi mirasın piyadesi olarak gördüğü itibarın şaşkınlığı içinde aşikâr olanı hissi düzeyde bile olsa anlamak yerine, Yakup Kadri’nin aymazlığı ve idrakinin kıtlığı tam da bu noktada ayyuka çıkar, şu soruyu sorar: “Bu, güzel bir memleket ve bu, asil bir milletti. Acaba, bize, uzaktan niçin o kadar kötü görünmüşlerdi?”

Yakup Kadri bu soruya cevabı şecaat arz ederken sirkatin söyleme babındadır: Kötü görünmüştür çünkü “resmi Arnavutluğun bütün kadrosunu Yıldız Sarayı’nın silahşorları ve yahut onlara benzer kimseler teşkil etmektedir.” Kötü görünmüştür çünkü “yüksek sınıfın başlıca unsurları da Boğaziçi yalılarında har vurup harman savuran Rumeli eşrafı denilen aileler içinden çıkıp gelmişlerdir.” Kötü görünmüştür çünkü, “eski Babı-Ali memurları da buradadır”. Yakup Kadri’ye göre bu tablo tam olarak Osmanlı Devleti’nin bütün o köhne ve çirkin mimarisinin yeniden ortaya çıkışıdır. Yani Arnavutluk’ta karşılaştığı, takdire değer kabul ettiği ne varsa onları hasıl eden bir dönemi ve aktörlerini, istisna bırakmaksızın hiçleyen bir tavırdan söz ediyoruz.  Bu tavrın, yanılgısına dayanak kıldığı yerin Yıldız Sarayı olması ise tesadüf değil. Yıldız Sarayı, Osmanlı için Dolmabahçe Sarayı’nın girdiği rotanın dışına çıkma arayışını temsil ediyor. İttihatçıların ve daha sonra “Cumhuriyet eliti” olarak kabul görecek isimlerin mabedi daha o yıllarda Dolmabahçe’dir. Yıldız, Abdülhamid’i ve onun ima ettiği değerler, düşünceler ve siyasi hedefler demetini simgeleyen bir mekân. Yakup Kadri ise, yukarıdaki satırlarından anlaşılacağı üzere, “Dolmabahçe’nin Cumhuriyet dönemi piyonu.”

Zannedilmesin ki mesele Yakup Kadri’dir. Mesele mezkûr tavrın; Cumhuriyet tarihine, kurumlarına içkin ve hâlâ hücreleri diri olan hegemonik bir siyasi tavır olmasıdır. Yakup Kadri bu soruyu, Arnavutluk halkı için sorar ama bu soruya içkin tavır, Cumhuriyet’i, onu kuran halkıyla birlikte CHP’nin öz malı kabul eden ve bugün dahi Türkiye’ye sadece ayak bağı olan bir işgal garnizonu gibi işlev gören isim, fiil ve kurumların temel tavrı olarak okumak mümkündür. İstiklal Harbi’ni bir parti başarısı gibi takdim eden CHP kurucuları ve onların paltosundan çıkan envâi çeşit siyasi aktör için, hiç değilse bugün, Türkiye’ye bakarak sormaları gereken soru da tam olarak budur: “Bu, güzel bir memleket ve bu, asil bir milletti. Acaba, bize, uzaktan niçin o kadar kötü görünmüşlerdi?” Bu sorunun sorulabilmesinin bugün için gerek şartı, CHP’nin kendini feshetmesi ve Parti’nin bir müze olarak teşekkül ettirilmesidir. Pek tabii bir utanç müzesi olarak. 81 ildeki CHP parti binaları; bağımsızlığını borçlu olduğu, sahip olduğu her yetki ve imkânı kendisine bahşeden bu “asil millet”in inancıyla, adıyla, yaşam tarzıyla uğraşmanın yüz yılı aşan Cumhuriyet tarihinde nasıl yürütüldüğünün mücessem mekanları olarak işlevlendirilmelidir. Çünkü Türkiye’nin normalleşememesinin, hâlâ her bir hadisenin toplumu iki kutup haline getiren bir kültür savaşına dönmesinin ana âmili, içerdiği her bir şeyle CHP hamûlesinin Türkiye’nin sırtından indirilememiş olmasıdır.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

4 yorum

  1. Pingback: CHP’nin Yolu - HAZIRKITA

  2. Pingback: Ahmet Kot Kütüphanesi Etkinlikleri Balıkesir’de Yeniden Başladı - HAZIRKITA

  3. Pingback: LGS Sonuçları ve Şaibe Tartışmaları Özünde Neyi Gizliyor? | Hasan Hüseyin Çağıran | HAZIRKITA

  4. Pingback: Kürt Meselesi ve Üç Paradigma | Hasan Hüseyin Çağıran | HAZIRKITA

Yorum yaz