Danıştay 10. Dairesi’nin Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etmesi ve bunu müteakiben Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığına devrini ve ibadete açılmasını öngören Cumhurbaşkanlığı Kararı’nı imzalaması nereden bakılırsa bakılsın “tarihî bir karar”. Müslümanlar için, Ayasofya’nın müze olmasının anlamı bir anlamda “öz vatanında parya” olmanın en acı nişanelerinden biriydi. 24 Temmuz 2020’de, yani bugün, Ayasofya yeniden kapılarını müminlere açmış oldu. Bunun anlamı üzerine düşünmek zorundayız. Zorundayız çünkü Türkiye’de Müslümanların dikkati temel bazı hususlar konusunda sürekli olarak belirli alanlara yönlendirilmiştir. Bu alanlar arasında ezan, kamusal alan-tesettür, imam hatipler-katsayı meselesi, Ayasofya gibi başlıklar sıralanabilir. Şüphesiz her birinin kendine has bir anlam yükü ve hatırlattığı acılar var. Şüphesiz her biri kendi içinde önem taşıyan ve göz ardı edilemeyecek birtakım değerleri ima ediyorlar. Fakat “yönlendirilme” noktasındaki vurgumun sebebi bu konuların birer sivil toplum meselesi olarak ve insan hakları temelinde ele alınması yönündeki işleyişin genel olarak geçerlilik kazanmasıdır. Mesela kamusal alanın mahiyeti üzerine düşünmekten çok laikliğin Türkiye’de gerçek anlamıyla uygulanmadığı yönündeki tezler vaktiyle fazlaca itibar gördüyse ve gelinen noktada Müslümanlar dün olamadıkları yerlerde bugün var olabilmelerine dayanarak mutmain oluyorlarsa bu, olsa olsa birilerinin kanalize etme işlemini layıkıyla yerine getirdiklerine işaret eder. Şimdi Ayasofya’nın kapılarının neye açıldığı üzerine bir daha düşünelim.

Açılan her kapı, kazanılan her mevzi kendi başına bir değer ifade etmez. Bazı kapılar vardır ki bir amaca matuf olarak açık bırakılır. Bazı mevziler vardır ki, öylece bırakılır. Açılan kapı sizi nimetlere ulaştırsa da, edinilen mevzi sizi ganimete boğsa da düşünmeniz icap eder. Ayasofya’nın açıldığı gün düşünmek mi? Evet. Ayasofya’nın açılmasının Müslümanları sürükleyebileceği yanılgılar üzerine düşünmek için daha uygun bir zaman olmasa gerek. Düşünmek, insanın sevincine mani teşkil edecek bir bariyer olarak görülmediği takdirde. Düşünmek için bir kuş havalandıralım. Demirel vaktiyle sormuştu: “Daha ne istiyorsun? Camiye gidemiyor musun? Dini icaplarını yerine getiremiyor musun? Hacca gidemiyor musun? Zekât veremiyor musun? Oruç tutamıyor musun? … Müslümanlığın icaplarını yerine getirmeye mani bir şey var mı?”[1] Bir açıdan dikkate değer sorular. Diğer açıdan ise meseleyi taammüden çarpıtan ve meselenin esasının üstünü örten sorular. Erbakan’ın bu bahiste Demirel’e verdiği cevap oldukça önemli dikkatler içeriyor. Erbakan avcıların güzel bir kuş vurduklarında onu toprağa gömmek istemediklerini, onun içini boşaltıp samanla doldurarak salonun başköşesine koyduklarını söylüyor. Demirel’in sorularının da o saman dolu kuşu göstererek sorulan “gagası yok mu”, “kulağı yok mu”, “gözü yok mu” diye sorulan sorulardan bir farkının olmadığına işaret ediyor ve diyor ki “Biz o kuşun canlısını istiyoruz.”

Kuşu öldürenler, kuşun canlı olduğuna Müslümanları inandırmak isteyenleri istihdam ediyor. Bu istihdamın hâricî ve dâhilî boyutlarına ilişkin tartışma bahsi diğer. Müslümanlar sermayenin ve devletin kapalı havzasında oltaya gelmek konusunda görülmemiş bir elbirliği içindeymişçesine her açılan kapının, her ele geçirilen mevzinin zaferini kutlamaya teşne bir görüntü arz ediyorlar. Pekâlâ, Allah “birilerini” Müslümanları istihdam etmeye memur kılmış da olabilir. Yani büsbütün edilgen bir alanda hareket edildiğini söylemiyor ve bir kayıp bilançosu çıkararak ağıtlar yakmıyorum. Sadece bugün Ayasfoya’nın kapılarının yeni bir yanılgıya açılmaması için düşünmenin gerekliliğine işaret ediyorum. Çünkü Ayasofya da diğer birçok hususta olduğu gibi yanılgılara iten bir kaldıraç işlevi görmeye şimdiden başladı. Ayasofya, “Ayasofya da açıldı, daha ne istiyorsunuz?” gibi sorulardaki akılla perdelenip Müslümanlar ile İslam arasına örülen yeni bir duvar olarak değil Müslümanların izzetini ayağa düşürenler, çiğneyenler ile müminler arasındaki sınırı hatırlatan bir işaret taşı olarak yükselmeli.

Evet, ilk Cuma’nın sevinciyle, Ayasofya hayırlı olsun, hayırlar getirsin.


[1] Demirel – Erbakan diyalogunu izlemek için tıklayın.

Aslında bu sorular resmî tarih tezlerinin günün sonunda yaslandığı sorulardır. “Günün sonunda” diyorum çünkü “bunları” yerine getirmenin dahi önünde birtakım engeller vardı. Bu bahiste konuşabileceklerin çoğu ahiret dünyasına göç ettiği için bazı tanıklıklar büyük önem taşıyor. Misal Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratı. Misal Teoman Duralı ile yapılan nehir söyleşi. Ayrıca bu soruları soranlar için, yani eğer kıstas bunlarsa, ha Amerika ha Türkiye.

Mahmoud Al-Rantisi ile Ayasofya’nın yeniden ibadete açılışı üzerine yaptığımız söyleşiyi okumak için tıklayın.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

Yorum yaz