Türkiye’yi turizm cenneti yapmak yeni bir ideal değil. Esasında, Akif’in “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!” dediği bu topraklarda, 20. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarından itibaren inorganik bir resmî müfredatla, bastığı topraklara turist nazarıyla bakanların hasadını gerçekleştirmeye yönelik adımlar atıldı. Bu adımları Osmanlı modernleşmesiyle ilişkilendirmeksizin okumak meseleyi eksik bir okumaya tabi tutmak olur. Yani turist benliğini kategorik olarak Cumhuriyet’in teşekkülüyle ilişkilendirmek hata olacaktır. Fakat “çağdaş değerler”le mücehhez turistlerden, bir diğer ifadeyle makbul vatandaşlardan müteşekkil bir Türkiye ideali, Cumhuriyet’le birlikte bir tür kararlılıkla ortaya koyulmuş oldu. Bu ne idüğü belirsiz kararlılık Türkiye’yi evvela bir “ıskarta cenneti”ne dönüştürdü. İdeolojik olarak Batı’nın kendi yatağındaki doğal akışı neticesinde ıskartaya çıkardığı düşünceler, iki yüz üç yüz yıllık gecikmelerle Türkiye’de -ne ifade ettiklerine dair esaslı bir düşünce emaresi bile gösterilmeksizin- “modern, çağdaş, aydınlık, ileri” vb. nitelemelerle ithal edildi. İthal de değil aslında, gözden çıkarılanların hani ne derler, “okutulması” durumu söz konusu oldu. Çünkü ithal edebilmek için sizin de bir sermayenizin olması gerekir. (Sömürülen üçüncü dünya ülkelerine yapılan göstermelik hibeler gibi… Böyle olmasa, şirketlerin marka değerini düşürmemek için satış fazlası ürünleri imha etmesine benzer daha farklı yolları da konuşuyor olabilirdik.) Mesela Husserl gibi isimler “Biz Hintliler gibi değiliz/olamayız” derken ve bir “Avrupa ruhu”ndan söz ederken, bu ruhun ne anlama geldiği üzerine düşünürken burada birileri “Batı”nın neye tekabül ettiğini, -varsa eğer- “Avrupa ruhu”nun ne tür bir tinsellik içerdiğini düşünmeksizin “Batılı olma”yı, değilse bile “Batı’nın bir parçası olma”yı ideal olarak görebildi. “Muasır medeniyletler”in kendisini ve topraklarını açık hava müzesi ile açık hava cezaevi muamelesini mezcederek güvenlik/göç politikaları çerçevesinde muhatap alışını sorun etmeksizin kabul eden akıl, tam da bu idealin bir sonucudur. Söz konusu idealin ihtiyaç duyduğu şey, burada mukim olanı yaşadığı toprakların turisti kılabilmekti.
Kimileri için sevinç duyulacak bir hadise olabilir, bugün Türkiye bir turizm cenneti. Millî bir dava olarak makbul vatandaşın turistleştirilmesi, Batılılaşma idealiyle, diyalog girişimleriyle, mozaik anlatılarıyla pekiştirildi. İki şeritli yollar üçe, üç şeritliler dörde çıkarıldı. Havaalanları daha yoğun uçuş trafiklerine uygun hale getirildi. Görülesi yerler “insan müsveddelerinden” ve köhne yapılardan arındırılarak mutenalaştırıldı. Hepsinden önemlisi, acemi adımlarının 1800’lü yıllarda atıldığı turistleşmeye uygun Müslüman bilinci serpildi, saçıldı. Dolayısıyla bu bilincin bugün -üstelik daha çok sermaye, iş gücü ve kullanışlı hizmet biçimlerini taşısalar bile- burada olana veya -tiksinerek söylenen- Suriyeliye/Arap’a/bilumum Ortadoğuluya gösterdiği hoşnutsuzluğun milyonda birini Batılıya göster(e)memesi şaşırtıcı değil. Turistin adım atacağı muhiti “soylulaştıran”, dilini ve kimliğini turiste cazip kılacak şekilde sirkleştiren, “kültür politikaları”nı bu süreçleri pekiştirecek bir denetimli serbestlik çerçevesinde şekillendiren, turiste zarar gelmeyecek şekilde aşılanan bir turistleş(tir)me iradesinden söz ediyorum. 1800’lerin sonlarından 50’lili yıllara kadarki Sultanahmet’in bugüne ulaşan fotoğraflarıyla halihazırdaki görüntüsünü kıyaslayıp, “burada pazarlar kuruluyormuş, hem de hayvan pazarları” diye tarihi ve “mirası” büsbütün turizm lehine müzeleştiren zihniyetin o fotoğraflardaki insanların buralardan alınıp sanayi bölgelerinin kot 1, kot 2’lerine nasıl tükürüldüğü üzerine düşünmesi gerekir. Sultanahmet bir örnek. Toprakla, tarihle, kimlikle kurulan sözde korumacı, sözde miras bilincine sahip, sözde tarihi yaşatan turist bilincinin kendi turistliğini açığa çıkardığı bir örnek. Turist bilinci hiçbir şeyi korumaz, sadece “başka bir şekilde” yıkar. Bu arada sabahtan akşama turist kafilelerinin birbiri ardına hoyratça aşındırmadığı yerlerin sakinleri de, destinasyon seçimini belirleyen faktörler üzerine düşünüyor. Tabii büyük maharet ve duyarlılık gerektiren bir şekilde, “Suriyelilerin ne kadar çok çocuk yaptığını ve ülkeyi ne hale getirdiklerini” düşünmekten artakalan zamanlarda. Yüzüncü yıl bir hasat mevsimi gibi yaklaşıyor.
