Hüseyin Su, Hasan Hüseyin Çağıran’ın sorularını cevapladı.


Siyasa ve kültür ilişkisi hakkında neler söylersiniz? “Nedir” yahut “nasıl olmalıdır”?

İktidar, yetkinin ve yaptırım isteminin bir güce dönüşmesi ve bir yerde temerküz etmesi hâlidir. Siyasa iktidarı devlet erki, hukuk, güvenlik, giderek silah ve benzeri maddi güç, ekonomik iktidar para, servet, mal mülk, sanat, edebiyat ve kültür iktidarı ise düşünce, dil, estetik, duyarlık olarak somutlaşır ve etkisini hissettirir. Her iktidar eninde sonunda muhatabını bir biçimde kuşatmak ister, baskılar ve biçimlendirir; bunun illâ olumsuz olması gerekmez. Çoğu zaman da en olumlu bir iktidar biçimi bile olsa, her iktidar biçim aldığında ve güce dönüştüğünde diğeriyle karşı karşıya gelir, gelmek zorunda kalır. Edebiyatın, sanatın ve siyasa iktidarının -sık sık kullanacağımız siyasî iktidar kavramı, siyasî tarihimizdeki herhangi bir siyasî partinin hükümet etmesi veya iktidar olması, iktidara gelmesi anlamında anlaşılmamalı- özneleri, ne denli birbirlerine ve var oldukları alanlara karşı tavır alsalar, her zaman eleştirel, çoğu zaman da yok sayıcı ve tahammülsüz davransalar bile birbirlerinin toplumsal ve tarihsel etkilerinin, önemlerinin farkında oldukları açıktır. Sanırım aradaki gerilim de hep bu farkında oluştan kaynaklanıyor. Birbirlerine hiç ihtiyaçları yokmuş, sanki eylemlerinin sonucu aynı toplumsal zeminde bir araya gelmeyecekmiş gibi bir ilişkisizlik söz konusu aralarında.

Bu noktada, öncelikle karşılıklı bir kibirden, entelektüel ve siyasal bir kibirden doğan sağırlığın, dilsizliğin ve körlüğün kısırlaştırıcı etkisini görmek gerekir. Edebiyat ve sanatla en genel anlamda siyasal, ideolojik devlet iktidarının el ele, kol kola olmaları gerektiğini ima etmediğimizi ayrıca belirtmeye gerek görmüyoruz. Elbette doğaları, güç kaynakları, amaçları ve etkileri gereği edebiyat, sanat ve iktidar kavramları bir karşıtlık ve çatışma potansiyelini içerirler. Bu karşıtlık ve çatışma potansiyelinin aynı zamanda ve toplumsal anlamda birbirini tamamlayıcı ve besleyici bir işlevinin olduğu nedense her iki tarafça da göz ardı edilir. Çünkü genel olarak soruna reelpolitik, güncellik ve gündemlilik zaviyesinden bakılır. Siyasal iktidar, edebiyat ve sanat iktidarını; edebiyat ve sanat iktidarı da siyasal iktidarın imkânlarını kullanabildiği müddetçe tek taraflı bir hoşnutluk, doygunluk ve memnuniyet yaşandığına şahit oluruz.

Sonuçta bir düşünce iktidar olduğunda, iktidarını kurduğunda egemenlik alanındaki her düşünceyi ve değeri istediği gibi kuşatmakta ve değerlendirmekte bir sakınca görmüyor; artık herhangi bir sorunu da kalmıyor. Kendisini asıl egemen, karşısındakini de kendisi için ve ancak kendisinin kapsam alanında yaşaması gereken işe yarar bir değer olarak görüyor. Böyle bir yararlanma düşüncesi ve yaklaşımıyla bakıldığında, yararlanılan şeyin özvarlığını, kendi oluşunu dikkate almaya hiç gerek kalmıyor. Entelektüel kibir, kendisini inkâr edercesine ve boyun eğmeyi göze alarak zaman zaman siyasal devlet iktidarının kanatları altına sığınabiliyor. Siyasal devlet iktidarı kibri de hemen her zaman edebiyatı ve sanatı; yazarları, şairleri, sanatçıları, entelektüelleri ve bu düzlemdeki birikimi, çok fazla önemsememekle birlikte iktidarının devamı ve selameti için bir imkân olarak kullanmak istiyor. Hatta bunun için bir siyasal düşüncenin, ideolojinin illa iktidar olması da gerekmeyebiliyor. Her ideoloji kurduğu kendi iktidar alanında edebiyata ve sanata karşı bunu her zaman yapabiliyor. Bu bağlamda çoğu edebiyatçının, sanatçının, entelektüelin bir ideoloji ya da siyasal iktidarın mermisi olduğunu görmek, ne yazık ki düşünce ve yazı adına elbette acıtıcı bir durum olmalı. En küçük bir dalgalanmada edebiyatçıların, sanatçıların, entelektüellerin içinden bir örgüt elemanı, kan dökücü bir militan ve muhteris, körleşmiş bir partizan çıktığını görmek daha da acıtıcı bir durum olsa gerek.

Bir sanatçı, siyasal düşüncelerini, inançlarını, genel anlamda da dünya görüşünü, daha en başından itibaren siyasal görüşlerini, önerilerini ve eleştirilerini de içeren seçtiği o dille, yani sanat ve edebiyat diliyle söyler; siyasal bir partizan diliyle değil. Edebiyat, sanat ve iktidar ilişkisi bağlamında, Türkiye’nin, halkı ve siyasal erkiyle çatışma ideolojisi üzerine kurulu ve son derece gerilimli bir ülke olması nedeniyle edebiyatın, sanatın ve düşüncenin yeri, işlevi bir sorun olarak sürekli gündemde olagelmiştir. Yaklaşık olarak son iki yüzyıldan beri yaşanılan toplumsal, siyasal çalkantılar nedeniyle her konuda olduğu gibi yine tarihsel, kuramsal bağlamıyla birlikte edebiyat, sanat ve iktidar ilişkisini, her iki eylemin özneleri de sık sık irdeleme, tartışma gereği duymuştur. Bu tartışmaların, hem edebiyat, sanat, kültür iktidarının hem de siyasa iktidarının anlaşılmasını sağlayabilmesi için herkesin eyleminin varlığıyla ve kendisine açtığı alanla yetinmesi gerekir.

Bir sanatçı, siyasal düşüncelerini, inançlarını, genel anlamda da dünya görüşünü, daha en başından itibaren siyasal görüşlerini, önerilerini ve eleştirilerini de içeren seçtiği o dille, yani sanat ve edebiyat diliyle söyler; siyasal bir partizan diliyle değil.

‘Kültürel iktidar’ denildiğinde nasıl bir atmosferin, nasıl bir ilişkiler ağının ve daha temelde hangi geleneğin ve kültürün iktidarının konuşulduğu konusunda belirsizlikler var. Tedavüldeki kültürel iktidar tartışmalarının bir karşılığı olduğunu düşünüyor musunuz?

İktidar ve kültür, birer eylem olarak nasıl bir ilişkiyle birbirini bütünleyebilir, sorusu onları var eden özneden ayrı düşünülemez. İnsan, önemsediği bir gücü, yerli yersiz demeden kendi yanında ve ilgi alanında görmek istiyor. İnsanlar nezdinde ‘iktidar’ da böyle sihirli bir kavram ve aynı zamanda sihirli bir gücü temsil ediyor. Böylesine arzulu, ihtiraslı bir bakış da olsa herhangi bir konu üzerinde düşünmeyi, tartışmayı bilmek ve başarmak hem zihin hem de dil itibariyle bir ‘usul terbiyesi’ (usul eğitimi) almış olmayı ve bu terbiyeden geçmeyi gerektiriyor. Usulsüzlük, kaçınılmaz olarak çoğu zaman ve hemen her konuda yeterince doğru düşünebilmenin ve tartışabilmenin aleyhine işliyor. Bu bağlamda ne yazık ki kültür insanları, kültürün özneleri, kültür sorunlarını da iktidar sahiplerinin gündemi gereği onların istediği zaman ve istediği düzlemde kendisine söz hakkı verilen bir ergen hevesi ve heyecanıyla konuşuyorlar. Bu durumsa sonuç itibariyle hani o bildiğimiz ‘ilik ve düğme’ metaforunda olduğu gibi daha birçok konuda sorunu gereği üzere ve doğru bir dille ve zihinle konuşamamak anlamına geliyor.

Her güç, her otorite, her ayrıcalık, üstünlük, öncelik… ve benzeri durumlar olumlu veya olumsuz anlamda ‘iktidar’ sanılıyor ve iktidar olarak kabul ediliyor: Siyasa iktidarı, ekonomik iktidar, aile içi iktidar, iki insan arasındaki ilişkiyi belirleyen iktidar, öğrenciyle hoca arasındaki iktidar, şeyhle mürit arasındaki iktidar ve kültür, sanat, edebiyat iktidarı… Aslında hemen hepsi de siyasa / devlet iktidarıyla ilişkilendirilip bir biçimde birlikte düşünülerek olumsuz anlam yükleniyor veya kutsanıyor. Bu durumda iktidar mı, yoksa insan ilişkileri ve bütünüyle değerler mi indirgeniyor kimse bunun farkında olmuyor, farkında olacak, düşünecek kadar da önemsenmiyor. Hem genel hem de özel anlamda ‘iktidar’ kavramı, itham etmek veya yüceltmek amacıyla işlevsel bir etiket olarak kullanılıyor. Etkili bir durum, güç, insanların işine yarıyorsa olumlu ve ‘iyi, çünkü bizim iktidarımız’ kabul edilip sonuna kadar savunuluyor; işine yaramıyorsa olumsuz görülüyor ve ‘kötü, çünkü onların iktidarı’ kabul edilip sonuna kadar karşı çıkılıyor.

Peki, bu iktidar kavramıyla ve iktidarın gücüyle ne zaman tanıştı insan? Bu konuda bugüne dek söylenenlerin hepsi birer varsayımdan öte geçemiyor ne yazık ki. İnsanın ve varlığın yaratılışını ister dinî isterse materyalist düzlemde düşünelim, bir değerler dizgesinden görmeden ve söz etmeden açıklayabilmemiz mümkün mü? Müslüman bir zihin için bu değerler dizgesi, Tanrı’dan insana kadar mutlaka bir otorite hiyerarşisiyle birlikte bütünlük ve anlam kazanır. Peki, her otorite iktidar mıdır? Örneğin, ilmin (ve âlimin) bir otoritesi, yaptırım gücü, iktidarı var mı, yok mu? Var şüphesiz, eğer olmazsa işte o zaman yanlıştır. Bir iktidarın, gücün kötüye kullanılması, istismar edilmesi varsayımı, onu reddetme hakkını vermez hiç kimseye. Bir de şu var şüphesiz; dilleri ve yöntemleri farklı da olsa her iktidar kendisini bir biçimde size dayatır, gücünü kullanır, güçlü olduğunu belirtir; en azından muhatabına hissettirir… İnce olabilir, yakın durur, onu sevebilirsiniz; kaba olabilir, yaralar, ezer, karşı durur, ondan uzaklaşabilirsiniz.

Şüphesiz burada çok ince bir çizgi var; hem iktidar nefreti hem iktidar hayranlığı hem de iktidar gücünü kullanma arzusu, sağlıklı düşünmeyi ve değerlendirmeyi imkânsız hâle getirmesi açısından aynı kapıya çıkar ve aynı olumsuz sonucu doğurur. Kanaatimce dolaşımdaki gerek edebiyat, sanat, kültür iktidarı, gerekse siyasa ve dinî alanlarda ortaya çıkan iktidar tartışmaları böylesine bilinçli/bilinçsiz bir kasıtla yapılıyor. Çoğu zaman da güncel, politik itişip kakışmalarla mahalle kavgası düzeyinde yapılan bu mugalataların Türkiye’nin kültürel bağlamı ve gücünün belirleyiciliğiyle bir ilgisinin olması söz konusu değil elbet.

Kültür, öncelikle tarihin ve toplumun tıkanmamış, açık, atar ve toplar damarlarında akar; şüphesiz avunma psikolojisiyle veya düşmanlık duygusuyla arasında dolaşıp durduğumuz arkaik bir kültür enkazından söz etmiyorsak… Bin yıllık, iki bin yıllık bir Türkiye kültüründen söz ediyorsanız, bunu tartışmanın da bir bağlamı ve tabii ki bir de sorumluluğu olduğunu bilmeniz gerekir. Bu bağlamda özellikle ülkemizde hâlihazırda bir kör döğüşünün yaşandığı muhakkak. Aynı zamanda bilinçli, kasıtlı, tercih edilmiş bir körlüğün olduğu da muhakkak. Türkiye’de yakın tarihte kültürel iktidar, siyasal iktidar kavgasının, en temelde topyekûn halkla devlet arasında sürdüğünü göremediğimiz zaman hem kültürel ve siyasal iktidarın ne olduğunu hem de bu tarihsel kavganın boyutunu ve mahiyetini anlamamız hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Tarafların bu konuda özel bir dikkat göstermeleri gerektiği aşikardır.  

Kültürel iktidar tartışmalarında tarafların büyük çoğunlukla parti siyasetine yaslanan bir ideolojik çerçeve içerisinde söz aldığını görüyoruz. Sanatçılar söz alırken politik angajmana gönüllü olarak ayak uydurmak gibi bir eğilim içerisine girebiliyorlar. Sanatçıyı bir politikacıdan, aktivistten yahut holigandan ayıran çizgi nedir?

Her anlam, hayata dönüştüğünde mutlaka bir iktidara dönüşmeyebilir, hatta dönüşmemeli. Kültürel iktidar tartışmaları, özellikle Cumhuriyet dönemi boyunca süregelen devlet ve halk gerilimi, çatışması nedeniyle, -gerçekten böyle bir tartışma varsa tabii- bir dünya görüşü ufkundan ve derinliğinden yoksun, verili, ideolojik şablonların kıskacında ve son derece yüzeysel bir politik karşıtlık mantığıyla yapılan çekiştirme ve itişip kakışmalardan ibaret. ‘Kültürel iktidar’ deyince, nitelik itibariyle sanatın, edebiyatın, kültürün işlevi, etkisi değil, ilk önce akla herhangi bir ‘devlet / parti iktidarı’ ile ekonomik ve siyasî düzlemde kurulan ve kültürel alandaki alışveriş, koruma kollama, himaye görme ilişkileri geliyor. Bu yaklaşımla siyasanın da kültür, sanat, edebiyat çevrelerinin de nitelikli bir ‘kültürel iktidar’ kurmalarının mümkün olmadığı gibi istediklerinin bile şüpheli olduğunu söylemek gerekir. Bazı imkânların her iki taraflı kullanılması da bu iktidarı sağlamaya yetmez.

Genel olarak Türkiye’de siyasi partilerin ‘kültür politikaları’ da bir ‘kültürel iktidar’ kurma politikaları da yoktur ve olmadı. Çünkü kullandıkları politik argümanlar ne olursa olsun partilerin hepsi de siyasî zihniyet olarak birer dünya görüşünü temsil etmekten daha çok birer resmî devlet dairesinden ibaret. Dolayısıyla hangi seçmen tabanına yaslanırsa yaslansın her alanda devlet iktidarı hassasiyetiyle siyaset yapmak durumunda bu partilerin hepsi de. Kültürel iktidar kavgasının devletle halk arasında olduğunu söylerken bu noktanın göz ardı edilmemesi gerekir, şeklinde ifade ettiğimiz düşüncemizin altını bir kez daha çizmek isteriz. Devletin temel siyasî görüngesi neyse, bütün siyasi partilerin, kurumların ve devlet organlarının görüşü de bu görüngeye göre belirlenir. Devlet, her alanda Batı’dan yana bir tercih yaptı, eğer siz de bu tercihin içindeyseniz, şüphesiz kültür iktidarına dair mülahazalarınızı da bu temel tercih belirleyecektir, ki Türkiye’de yüz yılı aşkın bir süredir olup bitenler de işte bundan ibarettir.

Bu temel tercihin dışında, karşısında konum alan bir siyasî iktidar yoktur, olmadı ne yazık ki; elbette güncel, politik itişip kakışmaları, didişmeleri saymıyoruz. İster edebiyat, sanat, kültür alanında, isterse siyasa alanında olsun böylesine bir karşı iktidar bilinci, ancak toptan bir retle mümkün olabilir. Böyle bir ret bilincine yaslanan siyasal hareketlerin kaçınılmaz olarak kendi kültür iktidarına dair politikaları da kaçınılmaz olarak olacaktır, mutlaka olmalıdır. Devletin şahsında somutlaşan ve temsil edilen (sağıyla, soluyla, milliyetçisi ve muhafazakârıyla) Batılı / Batıcı kültür iktidarının Türkiye içinde ve Türkiye dışında yaslandığı, beslendiği önemli kültür odakları var. Bunun karşısında ise düşüncede, siyasada, sanatta, edebiyatta, kültürde Müslümanların ‘yaralı bilincinin’ ürettiği çabalar var sadece. Hâlbuki kendi tarih ve toplum dinamiklerine potansiyel bir imkân olarak (bunun farkında olmasalar bile) yakınlıkları itibariyle Türkiye’de sahici, dönüştürücü, köklü, devrimci bir kültür, sanat, edebiyat ve siyasa iktidarı kavgasını yalnızca Müslümanlar verebilir; bunun dışında hepsi aile içi kavgalardan ibarettir. Ne yazık ki söz konusu Müslüman çevrelerin de bu aile içi kavgaya karışmaya dünden teşne ve razı olduklarına dair üzüntü verici bir gerçekliğimiz var. Yine ne yazık ki bu çevreler, inanç ve medeniyet bağlamında birikimlerinden yeterince yararlanma konusunda bir hassasiyete ve bilince de sahip değiller. Bunun da yaralı olmak, derin komplekslere sahip olmak, gözü hep dışarda olmak, siyasî ve ekonomik açıdan dünyevileşme değerleriyle malûl olmak… gibi daha birçok önemli nedenleri var.

Şüphesiz önemli bir husus da şudur: Kültürün ve kültürel iktidarın birinci dereceden öznesi olan sanatçılar, edebiyatçılar, yazarlar gibi kültür ve düşünce insanları da kimliklerini bu toplumsal yapının içinde kazanıyorlar, aynı yaralarla malûl hepsi de. Temel yanılgıları da galiba; ‘kültürel iktidarı, siyasi partiler iktidara geldiklerinde kurarlar!’ kanaatinin bu insanlar arasında çok yaygın olmasıdır. Hayır, kesinlikle böyle değil, böyle olmayacak, bu kanaat kesinlikle derin bir yanılsamadan ibarettir. Bir sanatçının, bir yazarın, soruna böyle baktığında hiçbir zaman verdiği eserleriyle sağlıklı bir kültürel iktidarın öznesi olamayacağı ve sağlıklı bir kültür iktidarı da inşa edemeyeceği açıktır.

Siyasi iktidar, doğası gereği pragmatiktir ve kültür, sanat, edebiyat da dahil bütün insanî, toplumsal değerleri kendi iktidarını sürdürebilmek için kullanır, en hafif deyişle, kendi bildiğince değerlendirir. Siyasi iktidara diklenmeyen, ‘hayır!’ diyemeyen bir sağlıklı kültürün, sanatın, edebiyatın olması, kültür iktidarının da olması elbette mümkün değildir. Sanatçıyı, bir politikacıdan, politik bir aktivistten ayıran en önemli husus, sanatın, edebiyatın ve kültürün, siyasetin de dahil olduğu toplumsal dokuyu bütünüyle kuşattığı ve beslediği bilincine sahip olması ve aynı zamanda siyasi iktidarların sunduğu nimetler karşısında gözünün kamaşmaması, minnet etmemesi, olabildiğince tok durabilmesi, tamah etmemesi ve teslim olmamasıdır. Kültürel iktidarı, siyasi iktidarlar kurmaz, kuramaz; kültür, sanat, edebiyat ve düşünce insanları kendi dinamikleri üzerinde kurar. Siyasal iktidarlar da isterlerse bu birikimden beslenebilir. Ne yazık ki hemen her zaman iktidarsız kültür, sanat ve edebiyat insanları, kültürel iktidarı siyasadan bekliyor.

Kültürel iktidarı, siyasi iktidarlar kurmaz, kuramaz; kültür, sanat, edebiyat ve düşünce insanları kendi dinamikleri üzerinde kurar. Siyasal iktidarlar da isterlerse bu birikimden beslenebilir. Ne yazık ki hemen her zaman iktidarsız kültür, sanat ve edebiyat insanları, kültürel iktidarı siyasadan bekliyor.

Sanatçı iktidar ile (devlet, sermaye vd. iktidar unsurlarıyla) imtihanını kendi zeminini kaybetmeden nasıl verebilir? Bu anlamda sanatçı için ‘zemin’ neresidir?

Sanatçı, ister istemez teyakkuz hâlinde bir bilinç ve duyarlıkla eyleyen insandır. Sanatçı, eğer hem sanatın hem de sanatın var olduğu zeminin farkında ve ontolojik bağlamda da bu zeminin bilincindeyse, bu bilinçle ve bu sorumlulukla sanat yapıyorsa hem bizzat sanatçı varlığıyla hem de en azından geride bıraktığı bir sanatçı imgesiyle sınavını verdiğini söyleyebiliriz. Bizim sanatın ve sanatçının ‘zemini’ dediğimiz yer, özelde insanın, genelde de varlığın yaratılışındaki saflığın, sorumluluğun, hakikatin, hikmetin ontolojik bağlamda kavrandığı ve bir sanat, bir sanatçı dikkatiyle, duyarlığıyla işlendiği alandır. Bunu daha da gösterici bir ifadeyle söylemek gerekirse eğer, bu zemin, “yaratılış, hilkat, fıtrat; din” sözcükleriyle dile getirilebilir.

Bu temel zorunluluğu, sanatçının inançlarının, düşüncelerinin ne olup olmadığıyla sınırlayamayız veya ortadan kaldıramayız; böyle yersiz bir çabaya hiç gerek yok. Gerçek sanatçı, inanmayan, tanrıtanımaz bir insan bile olsa sanatını bu dört kavramın anlam alanında icra eder; başka bir sanat zemini yok çünkü. Çünkü sanatçı duyarlığı ve refleksleri, her zaman buraya yönelir, burada var olur. Onun işi hep buradadır. Oyundan azade gerçek ve büyük her sanat, varmak istediği yer farklı bile olsa, en azından sorun olarak ele alışı ve yönelişi itibariyle en temelde dinî bir eylemdir. Sanatın ve sanatçının görüngesinden bakınca, varlık âleminde dindışı bir olgu görünmez. Tanıdığımız bütün gerçek ve büyük sanatçılara, mütefekkirlere bu gözle bir kez daha ve dikkatle bakabiliriz, o durumda göreceğimiz şey mutlaka bu yargılarımızı doğrulayacaktır. Bu zeminden çıkan veya bu zemine inemeyen bir sanatçı, biçim, dil, teknik (bu unsurlar da sanatın önemli ve vaz geçilemez öğeleri olmakla birlikte) gibi oyunlarla kendisini sınırlı tutar, asla daha ileri gitmesi veya daha derine inmesi, yani insanın içinde dolaşabilmesi mümkün değildir.

İster siyasa, isterse sermaye veya daha başka, farklı güç iktidarları, odakları olsun işte bu noktada, sanat ve sanatçının niyetiyle, çabası ve manifestosuyla kaçınılmaz olarak çelişir. Sanatın, sanatçının var olduğu veya var olmak istediği bu zemine eninde sonunda müdahale etmek ister; şöyle veya böyle bir biçimde eder de. Müdahale etmezse, iktidarını kuramaz, kursa bile koruyamaz, devam ettiremez. İktidarın yapısı ve mantığı açısından bakınca bu çaba -ifsat edici bile olsa- anlaşılabilir, anlaşılması da gerekir. Bu ifsat edici çabaya teslim edilip geri çekilmek değil söylemeye çalıştığımız. Her iki insan eyleminin de tabiatının iyi ve doğru anlaşılması, temelde hangisinin müdahalesinin biçimlendirici, daha isabetli ve doğru olduğunu, bizim de nerede yer almamız gerektiğini söylemeye çalışıyoruz. Bir sanatçının, sanatın tercihi, amacı, işlevi her zaman iktidarı sanatıyla etkilemek ve biçimlendirmek olmalı. İktidarın manevra alnına girdiği andan itibaren sanat, sanatçı, kendisini var eden zeminden çıkmış, kopmuş demektir. Sanatçının, ayrıca kendi iktidarının verdiği güç vehmine karşı da dikkatli olması gerekir, çünkü sanat ihlâsla yapılması gerekin bir eylemdir; bu nedenle de niyeti, eylemi her tür iktidar gücü tarafından kolaylıkla ifsat edilebilir. Böyle bir ifsada açık olduğunun bilincinde olması gerekir. İnsanı da hakikati de iktidar aldatabilir, yanıltabilir, bozabilir; sanatsa doğası gereği asla aldatmaz ve yanıltmaz. Ne var ki kendi sesine hayran olan, yaptıklarını nefsinden bilen insanı da ayartabilir. Sanat eseri, insana seslenirken, zor kullanmadan ve güzellikle seslenir. İktidar dili baskılar, kapatır; sanat ise dili açar ve özgürleştirir. Zaten zor kullanmak için gerekli olan âlete ve edevata da sahip değildir sanat. Ayrıca insanın her sağlıklı eylemi, ancak bizatihi kendi zemininde ve kendi dinamikleri üzerinde var olabilir. Zaten gerçek, büyük ve iyi sanatın gücünü, etkisini, güzelliğini başka türlü ve başka yollarla hissetmemizin imkânı da yoktur. 

Türkiye’de kültür kurumları ve kültür bürokrasisinin yapısı sanatın ve sanatçının kimliğine ve toplumun kendi gerçekliği karşısında nasıl konumlandırıldı? Bu konumun mahiyeti nedir?

İnsanın her eylemi kurumlaştığında yitime uğrar mı? Uğrarsa sanatın, edebiyatın, kültürün işlevi de yitime uğruyor mu? Gerek kültür ve sanat kurumlarını gerekse kültür ve sanat faaliyetlerini düzenleyen bürokrasinin, -tabii ki kültür bürokrasisi kavramının ne derece isabetli olduğu da ayrıca tartışılmalı- sanatın ve sanatçının kimliğine, kendisini var eden toplumun inanç, tarih, siyasa gerçekliği karşısında nasıl konumlandığına, kanaatimce toplum, tarih, medeniyet, yabancılaşma gibi kavramlar açısından bakmak gerekir. Bu açıyı Türkiye’nin tarihî ve siyasî gerçekliğine tuttuğumuzda, kültür kurumları ve kültür bürokrasisiyle Türk halkının maddi ve manevi medeniyet dinamikleri, değerleri, kültür ve sanat birikimiyle yaklaşık iki yüzyıllık bir karşı karşıya gelme, bir yabancılaşma ve bir çatışma durumundan söz etmek gerekir.

Hem kurumlar hem de bu kurumları yürüten bürokrasi, her zaman kendi tarihine, kendi medeniyet değerlerine, kültür ve sanat birikimine karşı tavır almış ve tercihi de hep Batı’dan yana olmuştur. Bunu da Batılı ve yeni bir toplum inşa etme amacıyla yapmıştır. Bu sancı bugüne dek hiç bitmemiş ve hâlâ devam etmektedir. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, oradan da bugüne dek devam edegelen Batılaşma süreci bunun canlı ve tartışmasız ispatından başka bir şey değildir. Söz konusu dönemler boyunca siyasa iktidarlarının kendi amacı ve toplumsal değişim programı gereği kültürü, sanatı, edebiyatı bütün imkânlarıyla birlikte manevra alanı içinde bir araç olarak kullandığını görürüz. Siyasa ve Batılaşma serüvenimiz aynı zamanda bizim modern edebiyat ve sanat tarihimiz de sayılır. Aslına bakılırsa bu durum, bir siyasal çekişmenin, iktidar mücadelesinin çok ötesinde bir medeniyet çatışmasıdır; bizim açımızdan kaybedilmiş bir çatışma.

Bu dönemde Türk toplumunun, bir başka ve yabancı dünyaya, bir başka ve yabancı hayata çağrılması, hatta zorla taşınması söz konusudur. Bugün geldiğimiz yer itibariyle bu çağrının, bu taşınmanın büyük oranda gerçekleştiğini söylemek, şüphesiz isabetli bir tespit olacaktır. Kimi kültür, sanat alanlarındaki çatışma ve taşınma çabalarında o kadar ileri gidildiği olmuştur ki zaman zaman siyasa ve kültür sanat öznelerinin kendi rollerini karıştırdıkları bile görülmüştür. Bir iktidar öznesinden daha çok politik kimliğe bürünmüş, kendi sanatçı kimliklerini unutmuş, politik kimlikle karıştırmış sanatçıları da görmemiz mümkün. Durdukları yeri, kendi aslî sanat dinamiklerini, sanatçı duyarlıklarını ve düşünüşünü, yani sanat ve kültür zeminlerini kaybetmiş sanatçıların siyasa iktidarlarının aracı, aparatı hâline geldiğini görebiliriz. Bu durumda şüphesiz doğal olarak sağlıklı bir kültür ve sanat iktidarından söz etmemizin imkânı olamaz. Bu derece dikkatli bir ayrı duruştan, var oluştan söz etmemizin temelinde, siyasa iktidarı ve kültür sanat savaşı olduğunu söylemek doğru olmaz. Tersine her insanî eylemin ancak kendisi olduğunda, bir diğerini kullanmadığı ve kendisi de başkası tarafından kullanılmadığında doğru ifade edileceğini ve işlevini de yerine ancak o zaman getirebileceğini söylemek istiyoruz.

Nehir söyleşi kitabınızda (Sayılı Gündü Geçti) ‘memur düşünüşü’ diye tanımlanması gereken zihnî bir yapıdan söz ediyor ve bu yapıyı ‘devlet, iktidar odaklı korku, saygı ve sevgiden oluşan bir zihin yumağı’ olarak tarif ediyorsunuz. ‘Memur düşünüşü’nün bu bahiste bir yeri var mıdır?

Sanatçı zihni ve duyarlığıyla memur zihni ve duyarlığı arasında hem doğaları hem de işleyişleri itibariyle önemli farklar var. Bir sanatçı, bir kültür adamı eğer kendi olması gerektiği yerde duruyor ve gerçek bir sanatçıysa, bir devlet memuru veya bir siyasetçi gibi düşünemez ve eyleyemez. Bu durum, bu ilkeli ayrışma hâli, ikisinden birinin diğerinden üstün veya eksik olduğu anlamına da yorumlanamaz. Bu ayrıştırmayla iki ayrı düşünüş ve iki ayrı eyleyişten söz ediyoruz sadece. Toplumsal bağlamda ele alındığında her ikisine de ihtiyaç olduğunun tartışma götürmeyeceği açıktır. Devlet memurunun ve siyasetçinin, bir sanatçı gibi düşünemeyeceği ne denli doğruysa, bir sanatçının da bir devlet memuru veya bir siyasetçi gibi düşünemeyeceği o denli doğrudur. Bizim memur düşünüşü dediğimiz mantıkî durum,“devlet ve iktidar odaklı korku, saygı ve sevgiden oluşan bir zihin yumağı” ve daha çok da maddî manevî beklentiler tarafından biçimlendirilen faydacı, çıkarcı -pratik- bir düşünüştür.

Sanatçı düşünüşü ise bu tür nedenlere dayanan, oralardan beslenen bir çaba ve eylem değil, çıkar gütmeyen ve yaratıcı bir düşünüşten ibarettir. Elbette sanatçı da maddi, gerçek bir dünyada yaşar, ne var ki onun sanatını icra ederken baş vurduğu yöntemler ve amaçladığı sonuçlar zaman zaman benzeşmekle birlikte çok farklı kanallardan beslenir ve sonra da yine çok farklı kanallarda akarak insanlara ulaşır. Şairin, sanatçının elinden çıkan bir şiir, bir hikâye, bir düşünce yazısı, beste, tablo, film vb. siyasal kişiliğin elinde bir slogana, hatta bir siyasa aparatına dönüşür ve böylece çok farklı, başka bir işlev üstlenmiş olur. Miting meydanındaki kalabalığı oluşturanlar da göze, kulağa, duyarlığa ve bir kalbe sahip olmakla birlikte hiçbir zaman bir şiir okuyucusu, bir müzik dinleyicisi, bir resim izleyicisi, bir sinema, tiyatro seyircisi vb. değildir. Aynı şekilde bir müzikte, tabloda, sinemada, tiyatroda, şiirde, romanda mutlaka var olan ve bize yansıyan sanatçının siyasal görüşleri de bir miting meydanındaki kalabalığın işittiği, hissettiği, hassasiyetler ve düşünceler değildir. Siyasa iktidarlarıyla sanat ve edebiyat iktidarlarının öznelerinin eylemlerini birbirine karıştırmamaları için bu inceliği mutlaka anlamaları ve özenli ayırt etmeleri gerekir.

Gerçek bir sanatçının gözü, oyunda oynaşta olamayacağı gibi politik gündemin karmaşasına, tozuna ve dumanına kendisini kaptırmaması ve boğulmaması da gerekir. Politik gündem bugüne, sanat ve edebiyatsa yarına, geleceğe seslenir ve bugüne dair bir beklentisi olamaz sanatın, sanatçının. Siyasetçinin zekâsı kurnazlığa açık bir kıvraklık; sanatçının zekâsı ise yaratıcılığa açık bir sakinlik ve uzun erimli olma özelliğine sahiptir. Bir de şu var şüphesiz; hiçbir sanat eseri, bir mesai süresi içinde personel mantığı ve refleksiyle yaratılamaz…

Ivan Illich Şenlikli Toplum’da bir azınlığın, büyümeye yönelik bir toplum içindeki payını artırmak amacıyla harekete geçtiği sürece, üyelerinin çoğu için sonucun daha güçlü bir aşağılık duygusu olacağını söyler ve şu tespitle sözlerine devam eder: “Mevcut kurumlar üstünde denetim kazanmak için çabalayan hareketler, bu kurumlara yeni bir meşruluk kazandırır, bir yandan da çelişkilerini daha da ağırlaştırır. Yönetimdeki değişiklikler devrim değildir.” Türkiye’de dini aidiyetini tali unsur olarak görmeyenler ‘azınlık’ değil. Fakat siyasi ve kültürel anlamda, değişik sebeplerden dolayı, durum bundan farklı bir görünüm arz ediyor. İllich’in sözleri bana Türkiye’nin Batılaşma serencamı hakkında verdiğiniz Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Paris seyahati örneğini hatırlatıyor. Batı sokaklarında ağzı açık hayran hayran dolaşan kuşaklardan bugüne insanımızın ‘öteki’yle ve ‘mevcut kurumlar’la kurduğu münasebetlerin sıhhati hakkında neler düşüyorsunuz?

Ne yazık ki Türkiye’de Müslümanların gerek siyasal iktidar gerekse kültür ve sanat iktidarıyla mücadele etme biçimleri ve psikolojileri,Ivan Illich’in; “Mevcut kurumlar üstünde denetim kazanmak için çabalayan hareketler, bu kurumlara yeni bir meşruiyet kazandırır, bir yandan da -kendi- çelişkilerini daha da ağırlaştırır,”şeklinde ifade ettiği tespitlerini, öngörülerini çok büyük oranda doğruluyor. Batılaşma sürecinin başlangıcında bizim çok önemli bir sorunumuz vardı; yenilmişlik ve geri kalmışlık psikolojisi! Sürecin devamındaysa bu sorun artarak devam ettiği gibi bir de buna azınlık durumuna düşmüş olma ve sürekli ayıplanma psikolojisi eklendi. Şairin, öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya, dediği durumu içselleştirdik ve bu acıdan bir mücadele yöntemi ve azmi çıkartıp geliştirmek yerine, tersine bunu aşılamaz bir gerçeklik olarak kabullendik. Bu psikoloji, bir siyasa, kültür ve sanat iktidarı mücadelesinde, kendisine ve birikimine güvenen bir özne olmayı değil, her iki iktidar biçimine karşı güçsüzlüğün ve dolayısıyla kendisini o güce, iktidara kabul ettirmenin yolu olarak bir tür yaranma, tabasbus kişiliksizliğini, en azından zararsız görünme, giderek zararsız olma kompleksinin kabullenilmesi gerçekliğini doğurdu. Siyasa, kültür ve sanat iktidarları tarafından kabul edilme lütfunu gözetti çoğu insan ve bu lütfu bir nimet bildi. Bu, ne olur bize de aranızda bir yer açın, diliydi. Biz varız, diyen bir dil değildi. Bu kesim iktidar tarafından kabul edildikçe Illich’in deyimiyle aşağılık duygusu arttı ve iktidara meşruiyet kazandırdı. Kendisi ve sanatı iktidar tarafından onandıkça, iktidarları onadı kendisi de.

Bu sürecin sonundaysa çelişkilerini göremeyecek kadar körleşti. İster siyasa, isterse sanat ve edebiyat alanında olsun, sizin varlığınız gerçek bir iktidar gücü ifade etmiyorsa ve bunu da toplumsal düzlemde gösteremiyorsanız eğer, sizin bir yere kabulünüzün ve sanatınızın onanmasının hiçbir anlamı olmayacaktır. Sadece kabul için sıraya girmiş olursunuz. Bir yanaşma tavrıyla, tavırsızlığıyla hiçbir kültür, sanat iktidarı var olamaz. Bir kültür, sanat iktidarı varsa eğer, bu ‘iktidar’ gücünü, kendini var eden temel dinamiklerden ve aidiyetlerden alır. Türkiye özelinde dini aidiyetlerine sahip çıkanlar, tarihsel ve toplumsal anlamda elbette bir azınlık değildir. Ne var ki aynı insanlar kültür, sanat anlamında önce kendi kompleksleriyle, sonra de bu kesime seküler kültür sanat ve siyasa iktidarının üsttenci bakışı nedeniyle fiilen azınlık muamelesi görüyorlar. Evet bu hususta, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Paris seyahati örneğini çok sık veriyorum. Son derece önemli bir ilk örnek olarak görüyorum. Bu psikolojiden çıkıp kurtulamadığımız sürece ne kadar sanat ve ne kadar kültür üretirsek üretelim bir varlık belirtmemiz mümkün olamayacak.

Hâlbuki bugün Türkiye’de kültür, sanat iktidarı büyük oranda seküler kesimin elinden çıktı ve yer değiştirdi ama Müslümanlar hâlâ Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Paris seyahatine katılan insanların yenilmişlik ve geri kalmışlık kompleksinden kurtulamadıkları için gözleri, seküler sanatçılar tarafından kendilerinin sanatçı kimliklerinin ve sanatlarının onanmasında. Seküler bir sanat kurumundan ödül almak, seküler bir yayınevinden eserlerini yayımlatmak ve onlar tarafından kabul görmenin Müslüman, muhafazakâr, sağcı, milliyetçi kesimin sanatçıları, yazarları için ne denli önemli, değerli olduğunu hepimiz yaşayıp görüyor ve biliyoruz. Bir anlamda zayıflığın da ifadesi sayılabilecek hayranlık, eğer gerçek bir taktir duygusundan kaynaklanmıyorsa, ister istemez sığınma, yanaşma, okşanma ve içeriye alınma gibi derin komplekslere dönüşüyor ve bu yaraların iyileştirilmesi zamanla çok zorlaşıyor. Kolayca görülüp anlaşılabileceği gibi hiç sıhhatli ilişki biçimi değil bunlar. Sağlıklı bir sanatçı özgüvenine sahip olmak yerine, gereksiz ve sahte bir kibirle her yanlışı gizleyebilmenin bir yerden sonra imkânının olmadığı açık değil mi? 

Bir söyleşide ‘Politik özne olmayan bir sanatçı, varlık sorunu’nu kavrayamaz.’ diyorsunuz. Nedir ‘varlık sorunu’ ve ‘politik özne’ olmanın bu bahisteki yerine ilişkin neler söylemek istersiniz?

Her zaman yanlış bir kanaat olarak kültür, sanat iktidarının güncel siyaset veya politik gündemin hareketliliği tarafından belirlendiği sanılır. Bense, bu yaygın ve yüzeysel kanaatin doğru olmadığı kanaatini taşıyorum. Hatta belirlemesinin mümkün olmadığının altını özellikle çizmek gerekir. Güncel siyaset, politik gündem, bilindiği üzere devlet iktidarının değil, geçici, yani parti / hükümet iktidarının dili ve politikalarıyla belirlenir; kurulur veya bozulur. Devlet iktidarı hem güncel siyaseti hem politik gündemi hem de bütünüyle gelip geçici iktidarları ve politikalarını kapsar, belirler. Bir ülkede gerçek anlamda bir kültür ve sanat iktidarı varsa onu da devlet iktidarı kuşatmak ve belirlemek ister. Devlet iktidarının, kültür ve sanat iktidarıyla ilişkisi farklı düzlemlerde gelişir, bir uzlaşı arar veya çatışır. Bir devletin kültür ve sanat politikaları, o ülkenin tarih, medeniyet, coğrafya ve insan gerçeği üzerinde var olması, kurulması gerekir. Dinler, medeniyetler, devrimler veya daha başka toplumsal değişimler ve çalkantılar sırasında ortaya çıkan çatışmalar, kırılmalar ve kopuşlar da bu düzlemde gerçekleşir.

Bugünden geçmişe veya geleceğe kapsamlı bir kültür sanat açısı tutamayan bir devlet siyaseti ve iktidarı olamaz. Böyle bir körlük, ancak tarihsizlik ve geleceksizlik anlamına gelebilir. Sadece Fransız Devrimi’ne (1789-1799), Ekim Devrimi’ne (1917), bir de Türkiye özelinde 1923 devrimlerine bakarak bile bu toplumsal, tarihsel gerçeklik yeterince anlaşılabilir. Sorun, sadece bir siyasa, kültür ve sanat sorunundan ibaret olarak da görülmemeli. Biz, dediğimiz Müslüman özne hem İslâm dünyası hem de yeryüzü genelinde şüphesiz bütün bunları en temelde ve ısrarla “varlık sorunu” bağlamında bir bilinç uyanıklığıyla kavramak, anlamak ve yorumlamak zorundadır. Varlık sorunu bilinci, evreni, insanı ve yaratılmış her ne varsa hepsini, yaratıcı ve yaratılan, yani Tanrı ve insan ilişkisi bağlamında görür ve değerlendirir. Siyasa, iktidar, kültür, sanat ve benzeri insana dair ne denli eylem varsa hepsi bu bağlama ve bu bütüne dahildir.Bunun için daha önce ifade ettiğim gibi soruna, “politik özne olmayan bir sanatçı, varlık sorununu kavrayamaz” kanaatiyle, yani daha temelden bir yaklaşımla eğilmek ve görmek gerektiğini düşünüyorum.

Siyasa, kültür ve sanat iktidarları tarafından kabul edilme lütfunu gözetti çoğu insan ve bu lütfu bir nimet bildi. Bu, ne olur bize de aranızda bir yer açın, diliydi. Biz varız, diyen bir dil değildi.

Aynı zamanda politik özne olmayan bir sanatçı veya bir kültür insanı, iktidarsız bir özne durumundadır, çünkü toplumsal bir karşılığı olamaz böyle bir öznenin. Hatta devlet / siyasa iktidarının karşısında bir özne olarak varlık bile gösteremez, tersine kullanışlı bir araç hâline gelir ve sadece bir nesne olma özelliğiyle bilinir. Böylesine kültür, sanat insanlarının sayısız örneklerini görmek mümkündür. Sanatçının aynı zamanda bir politik özne de olması demek, yaşadığı çağdan, dünyadan, bu dünyada olup biten her şeyden haberdar, sorumlu olması ve aynı zamanda sanatıyla, edebiyatıyla, kültürüyle olup biten her şeye müdahil olması anlamına gelir. Müdahale edemeyen sanatçı, bir özne değil, eninde sonunda edilgen bir nesne durumuna düşer. Varlık sorunu bağlamında dünyaya, iktidara müdahale eden sanatçı ise bu eylemiyle ayna zamanda kendi kimliğini de belirginleştirmiş olur. Bu noktada, yani özne sanatçının durduğu yerde, kültür ve sanat iktidarı da belirginleşir. Devlet / siyasa iktidarı ile kültür, sanat iktidarının karşı karşıya geldiği yer de işte tam olarak burasıdır. İkisi arasında sağlıklı ilişki de yine burada başlar. Değilse her tür iktidar biçimi, kültür, sanat insanını ve üretimini, tüketinceye kadar kullanır.

“Müslümanın kendisini kurduğu zamanlarda sanatla, edebiyatla yoğun olarak ilgilenmesi, okuması, dinlemesi, izlemesi gerektiğini; bir dil kazanabilmek, bir muhakeme, muhayyile kurabilmek, insanı tanıyabilmek ve hayatın dokusundaki insaniliği kavrayabilmek için edebiyattan ve sanattan geçmek” gerektiğini ifade ediyorsunuz. Bu ‘kendini kurma’ dikkatinin teoriye (bilgi kurmaktan) ve pratiğe (gündelik hayat ve siyasete) bakan yönünü açar mısınız?

İster siyasa, isterse kültür, sanat iktidarı olsun her tür iktidarı, iktidar olma gücüne, bilinç, bilgi, kültür ve sanat donanımına sahip olan özne birey gerçekleştirir. Özne birey, kolayca anlaşılabileceği gibi her zaman toplum içinde her yerde rastlanabilen, bulunabilen bir insan değildir. Hem yeryüzünü ‘varlık sorunu’ bağlamında kavrayacak -bu noktaya Müslüman insan ontolojik düşünüşü itibariyle olarak daha yakın durur- hem de donanımıyla, diliyle muktedir bir birey olacak, bütün bunlar için de kendisini kurması gerekecektir. Bilindiği gibi her eylemin -iktidar eylemi de dahil- kendine özgü bir dili vardır. Anlaşılacağı üzere burada fiziki bir durumdan ve gerçeklikten söz etmediğimiz açıktır. İnsanın kendisini kurması neyle mümkün olacak peki? Bunu hangi donanımlarla gerçekleştirebilir insan? Edebiyatla, her tür sanat duyarlığıyla, kültürle, estetikle, bilgiyle, felsefeyle, siyasayla ve bütün bunlarla birlikte oluşabilecek bir hayat algısı ve duyarlığıyla kendisini kurması mümkün olabilir. Her eylemin tabiatı da ancak bunu gerektirir.

Şüphesiz bunların öncesinde ve sonrasında elbette bir dil kazanabilmek ve bir muhakeme, muhayyile kurabilmek, varlığı, insanı, eşyayı tanıyabilmek, yani hayatın dokusundaki insaniliği yine kendi bağlamında kavrayabilmek için edebiyattan ve sanattan geçmek gerektiğini söylemeye çalışıyoruz. Sağlıklı bir donanım başka türlü nasıl mümkün olabilir ki… Mütemadiyen şikâyet edilen kültür, sanat iktidarının varlığı ve yokluğu meselesi de ancak buradan bakarak anlaşılabilir. Kendisini kurabilmeyi gerçekleştiren özne insan, eğer bir kültür sanat iktidarına sahipse, siyasa / devlet iktidarı karşısında edilgen değil, etken olabilir, aksi taktirde bilindiği üzere bu durumda etken olan, bütün içeriksizliğine ve acımasızlığına karşın her zaman devlet / siyasa iktidarıdır. Hayatta, hiçbir zaman öncelik sonralık açısından bir teorik bilgi ve yaşama karşıtlığı kurma imkânımız olamaz. Yaşarken bir yandan öğrenir, öğrenirken de bir yandan yaşarız insan olarak. Hayat, bu sürecin dışında ayrıca insana mühlet vermez, bir kez daha geriye dönme şansı da tanımaz.

Hele de Müslüman özne insan için böyle bir teorik bilgi ve yaşama karşıtlığı veya ikilemi hiçbir zaman söz konusu olamaz. Hayatınıza değmeyen, elde edildiğinde hayatınızı anlamlı, değerli kılamayan bir bilgi, edebiyat, sanat, kültür… eylemi hiçbir şey ifade etmez. Siyasa / devlet iktidarının veya kültür, sanat iktidarının oluşumunda ve etkisinde de bir anlam ifade etmez. Bildiğimiz gibi böylesine bir bilgi, sanat, edebiyat, kültür ve siyasa ve benzeri birikimler ancak bir yükten ibarettir. Bu yükten kurtulmak için de ancak …sana sığınırız… duası geçerlidir.

Nietzche’nin erken bir zamandaki tespiti: ‘Çöl büyüyor.’ Heidegger’e göre bu söz bize çölün genişlediğini söylüyor ve tahrip etmekten çok daha fazlasını ifade ediyor. Tahrip, yalnızca şimdiye kadar gelişmiş ve inşa edilmiş olanı ortadan kaldırıyor fakat çölleşme gelecekteki gelişmeye meydan vermiyor. Bu anlamda çölleşme yok olmaktan daha korkutucu olanı, engel olmayı ve imkânsızlığı yaygınlaştırıyor ona göre. Heidegger çölleşmenin basit bir kumlaşma olmadığını da belirtiyor. Buradan hareketle; kendi varlık sahamıza dönersek, Türkiye’de bir tahribattan yahut çölleşmeden söz edilebileceğini düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız buna karşı varlık göstermenin yolu size göre nereden geçiyor?

Olumsuzluk veya kötülük ne denli az olursa olsun insanın tabiatı icabı, boğucu etkisi her zaman asıl varlığından daha çok görünür ve hissedilir. Düşünen insansa, zihni durumu ve duyarlığı gereği bu boğulma hissini diğer insanlara göre her zaman daha çok hisseder. Bu durum, elbette görme, hissetme, yaralanma gibi hassasiyetler açısından düşünen insanın dünya karşısında daha duyarlı ve savunmasız oluşuyla ilgi bir durumdur. Şüphesiz her durumdan, her mizaçtaki insanın aynı derecede etkilenmesini beklememiz doğru olmaz. Herkes duyularının algı düzeyi ve hassasiyetlerinin gelişmişliği oranında algılar ve etkilenir. Bilindiği üzere Nietzche’nin “çöl büyüyor” demesi, Heidegger’in bunu daha da ileri götürerek çölün genişlediğini ve tahrip etkisinin de giderek arttığını, çölleşme hâlinin yalnızca bir kumlaşmadan ibaret olmadığını söylemesi, bu insanların aynı zamanda olumsuzluk karşısındaki duyarlıklarıyla ilgili bir dil farkına sahip olduklarını gösterir.

Düşünür ve sanatçı duyarlığı, sadece şikâyet etmez şüphesiz, etken bir özne oluşları gereği aynı zamanda bir gelecek kurgusuna da dikkat çekerler. Hem bu düşünürler hem de daha başka birçok düşünür ve sanatçı, insanın yeryüzündeki konumu itibariyle maruz kaldığı aynı sancıyı derinden hissettikleri gibi bize geleceğe dair bir ufuk çizgisi de göstermeye çalışırlar. Aslına bakılırsa, sözü edilen olumsuzluk, çölleşme hâli ve bu hâlin genişlemesi, büyümesi gibi durumlar, bizim dünyadaki etkin varlığımızla birebir ilişkili hususlardır. Çölleşme varsa eğer, bu durumun önce bizim içimizden başladığını ve giderek genişleyip yayıldığını görmemiz, bilmemiz ve düşünmemiz gerekir. Bir hadiste, insanın kalbi işaret edilerek, orada bir leke oluşmuşsa eğer, artık o lekenin büyüyerek yayılacağı, önce bütün kalbi, giderek de insanın varlığını tamamıyla kaplayacağı belirtilir. Böylece nasıl korunacağımıza dikkatimiz çekilir.

Kanaatimce insanın dünya macerasında şikâyet edilegelen bütün olumsuz durumların kendi eliyle neden ve nasıl başına geldiğine işte bu hadisin ışığından bakmak daha isabetli olsa gerektir. Filozofların sözünü ettiği çölleşme de çölleşmenin genişlemesi ve büyümesi hususlarının önemi ve mahiyeti de kanaatimizce buradaki incelikten ibarettir. T. S. Eliot’ın Çorak Ülke ifadesiyle ima ettiği de bir anlamda kalbin o lekeyle kaplanıp çölleşmesi değil mi? Biz de özelde kendi yaşadığımız zamana, coğrafyaya ve elbette bütünüyle insan eylemlerinin nasıl acımasız bir iktidara, hayatın her alanında etkin olan bir güce dönüştüğüne ve sonra da onların birer büyük güç odağı hâlinde nasıl karşı karşıya geldiğine, çölleşme metaforunun ve söz konusu hadisin işaret ettiği anlam çerçevesinde bakıp anlayabiliriz. Ancak düşüncenin, sanatın, edebiyatın, kültürün, inancın insana, insan kalbine sağlayacağı sağlıklı güçle söz konusu çölleşmeden, çoraklaşmadan ve lekenin varlığımızı kaplamasından korunabiliriz.

Çok yaygın olarak bilinen ama bir türlü etkisinden inanın kendisini koruyamadığı iktidar bozar sözü, bir mutlak hakikati ifade etmemekle beraber, şüphesiz bir hakikati de ifade ediyor; üstelik sadece siyasa / devlet iktidarıyla ilgili değil, kültür, sanat ve edebiyat iktidarıyla ilgili hakikati de ifade ediyor. Çünkü insan, tabiatı gereği gücü, güç kullanmayı ve gücün açtığı alanda olabildiğince görünmeyi her durumda çok seviyor. Bir anlamda sanat, edebiyat ve kültür iktidarıyla dünyanın ve hayatın dengesini kurmaya çalışır sanatçılar.

Hüseyin Su Kimdir:

1952’de Kırşehir/Çiçekdağı’nda doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyünde (1964), orta öğrenimini Kırıkkale’de (1972), yüksek öğrenimini Ankara’da, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümü’nde (1980) tamamladı; Hikâyeci ve Romancı Olarak Samipaşazâde Sezâi, başlıklı bitirme tezini yazdı. Öğrenciliği sırasında memurluk, daha sonra da edebiyat öğretmenliği ve kütüphanecilik yaptı. Yazmaya Edebiyat dergisinde başladı (1980). Bazı gazetelerin kültür-sanat sayfalarında (1979), İlim ve Sanat ve Mavera dergilerinde (1986-87) yazdı. Hece (1997) ve Heceöykü (2004) dergileriyle Hece Yayınları’nın kuruluşuna öncülük etti ve kuruluşundan itibaren de on sekiz yıl boyunca Hece (213 sayı), Heceöykü (64 sayı) dergilerinin ve Hece Yayınları’nın yayın yönetmenliğini yaptı (1997-2014). Her iki dergide de öykü, deneme ve incelemeler yazdı. Kitaplarından Gülşefdeli Yemeni, Aşkın Hâlleri, Ana Üşümesi, Bir Yağmur Türküsü, Kalemin Yükü, Yazı ve Yazgı Arnavutçaya; Gülşefdeli Yemeni (Her Roj Ji Emir Diçe adıyla) Kürtçeye çevrildi.

Hüseyin Su’nun Kitapları:

● Tüneller (öykü, 1. Baskı, 1983) ● Ana Üşümesi (öykü, Tüneller’in yeniden düzenlenmiş hâliyle 1. Baskı, 1999) ● Gülşefdeli Yemeni (öykü, 1. Baskı, 1998) ● Aşkın Hâlleri (öykü, 1. Baskı, 1999) ● Bir Yağmur Türküsü (deneme, 1. Baskı, 1999) ● Öykümüzün Hikâyesi (inceleme, 1. Baskı, 2000) ● Irmağın İçli Sesi: Atasoy Müftüoğlu Kitabı (ed., inceleme, 1. Baskı, 2007) ● Edebiyat Eylemi ve Nuri Pakdil (ed., inceleme, 1. Baskı, 2013)  ● Kalemin Yükü (deneme, 1. Baskı, 2014) ● Yazı ve Yazgı (deneme, 1. Baskı, 2014) ● Nuri Pakdil’in Mektupları I- II- III (yay. haz., mektup, 1. Baskı, 2014) ● Keklik Vurmak ●(söyleşi, 1. Baskı, 2015) ● Hikâye Anlatıcısı, (inceleme, 1. Baskı, 2016) ● Takvim Yırtıkları I- II- III (günlük, 1. Baskı, 2017) ● Entelektüel Öfke (İnceleme1. Baskı, 2018)● Bir Hayat, Bir Hikâye (inceleme-söyleşi, 1. Baskı, 2019) ● İçkanama (öykü, 1. Baskı, 2018) ● Sayılı Gündü Geçti (nehir söyleşi, haz.; Ali Işık, 1. Baskı, 2019) ● Kırklar Cemi (öykü, 1. Baskı, 2020) ● Müstear Adresler (deneme, 1. Baskı, 2020)

Ödüller: Gülşefdeli Yemeni kitabına Türkiye Yazarlar Birliği ‘1998 Yılı Öykü Ödülü’; Nuri Pakdil ve Edebiyat Eylemi adlı eserine, Türkiye Yazarlar Birliği 2013, 5. Edebiyat Mevsimi ‘Nuri Pakdil Özel Ödülü’; Türkiye Yazarlar Birliği, 6. Edebiyat Mevsimi, ‘2014 Yılı Hikâye Ödülü’; İçkanama kitabına Pendik Belediyesi Edebiyat Festivali, ‘2019 Yılı Öykü Ödülü’; Sayılı Gündü Geçti adlı eserine ise ‘Eskader 2019 Yılı Söyleşi Ödülü’ verildi.

Hasan Hüseyin Çağıran Kimdir:

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı. HAZIRKITA’nın yayın yönetmeni.

Yazar Hakkında

HAZIRKITA, bir odağa yaslanmaksızın ve verili politik-poetik angajmanlara dâhil olmaksızın konuşabilme ihtiyacına binaen 2017’de yayın hayatına başladı. Türk ve dünya edebiyatının seçkin ve özgün örneklerine yer verme, nitelikli kültür-sanat yayıncılığı yapma ve bağımsız bir tartışma platformu oluşturma ilkesiyle yayın hayatını sürdürüyor.

Yorum yaz