Bir hususu baştan ifade etmeliyim: Akif Emre’nin metinleri, bugünü ve geleceği konuşuyor. Büyük kısmı günlük bir gazetenin köşesinde yayımlanmak üzere kaleme alınan yazılardan oluşan ve günümüze en yakın metninin tarihi 2017 olan bir kitap* için bu tespit önemli ve fakat şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı değil çünkü Akif Emre hiçbir zaman tipik bir köşe yazarı olmadı. Önemli çünkü Akif Emre yazılarında iki işi birden yapıyor. Birincisi, yazıların ele alındığı tarihteki İstanbul’u yaşanan gelişmeler üzerinden tarihsel bir derinlik ve mekân bilinci ile değerlendiriyor. Bu değerlendirmeye İstanbul’un ne ifade ettiği ve ne ifade etmemesi gerektiği yönünde temel bir tavır yön veriyor. İkincisi, ele aldığı konuların güncelin sınırları içerisinde anlaşılamayacak taraflarını göz önüne seriyor. Bunu yaparken de günün sorunlarının geçmişten köklenerek geleceğe uzanan taraflarını dikkatlere sunuyor. Problemin, İstanbul özelinde, çarpık kentleşmeye, ihtiraslı politikacılara veyahut alınan birtakım yanlış kararlara indirgenemeyeceğini anlaşılır kılıyor. Sıra bu dediklerimi açmakta.

Akif Emre; şehri tarih, kültür ve insan ilişkisinin tecessüm ettiği ve toplumun geleceğine ayna tutan bir yapı olarak görüyor. Şehir, ona göre insan varlığının, varoluşsal anlamda ortaya koyduğu çözümlemelerin en üst düzeyde sergilendiği mekandır ve mimari bir oluşuma indirgenemez. Dolayısıyla Akif Emre şehrin ruhuna dikkat kesiliyor. İstanbul’un ruhunu ele veren tarafları üzerine titriyor, o ruha halel getiren taraflarına öfke duyuyor. Bir çıkarsız öfkeyle, tarihin nesnesi olmaktan çok öznesi olmuş ender şehirlerden biri olarak gördüğü İstanbul’un ruhunun Osmanlı’nın değerler sisteminden ve en temelde onu fetihle inşâ eden kimliğinden, İslâm’dan ayrı ele alınamayacağını düşünüyor. Bu bakımdan, İstanbul’un, ideolojilerin propaganda vitrinine dönüştürdüğü modern şehirlerden bir şehir olamayacağı, olmaması gerektiği yönünde temel bir yargıyı öne çıkarıyor.

Bugün ve yarın için dikkate değer olan husus tam da bu noktada kendini gösteriyor: İstanbul’u değerli kılan, sahip olduğu birbirinden kıymetli tarihî eserler midir, bünyesinde hâlâ taşıdığı çoğulcu kültürel yapı mıdır, Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı olması mıdır? İstanbul’a sözde değer atfeden yeni sorularla bu sorular çoğaltılabilir. Akif Emre, bu soruların üzerini örttüğü bir yerden konuşuyor. İslâm şehri İstanbul’un, Osmanlı ve Türk İstanbul’un ekseni ve bağlamı teşkil etmediği her okumanın eksik ve problemli olduğunu çünkü kurucu unsurun yerinin tâlî kılındığı ve sonradan okumalarla devre dışı bırakıldığı yerde İstanbul’a yöneltilen “çok kültürlülük”, “açık hava müzesi olma” gibi övgülerin esasında İstanbul’un varlığına kast ettiğini düşünüyor. Kasıt, İstanbul’un sahip olduğu güzellikleri koruyan, hayat veren ve sürdüren İslâm kimliğinin bir sebep olarak anlaşılmasını imkân sınırlarının dışına çıkarmada ve İstanbul’u çok kültürlü bir turizm şehri olarak kimliksizleştirmenin kendisindedir. Ki farklı din ve etnisitelerin İstanbul’da var olmasını öne çıkaranların, buna imkân veren şehrin Müslüman kimliğinden rahatsız olanlarla aynı yerden konuşması ilgiye değerdir. Akif Emre, İstanbul’da çok kültürlülüğe alan açanın bizatihi İslâm olduğuna, dolayısıyla sebebi es geçerek sonucu övmenin ve öncelemenin imkansızlığına ve dahası bu dilin arkasındaki politik bilince dikkat çekiyor.

İstanbul, ne acı ki, bugün de bir “turizm başkenti” olarak pazarlanıyor. Bunun açık göstergelerini İstanbul’u tanıtmak üzere çekilen reklam filmlerine bakarak bile anlamak mümkündür. İstanbul’daki her değer, turizmdeki karşılığı nispetinde kıymet görüyor. Turist kafilelerinin yollarını aşındırmadığı her nokta, işlevini kaybetmiş ve değerlendirmeye açık bir harâbe olarak algılanıyor. Bu algı çerçevesinde, Akif Emre İstanbul’un açık hava müzesi olarak algılanması ve turistik ilgilere göre takdim edilmesi ile İstanbul’un insansızlaştırılması arasında bir paralellik kuruyor. Sonuç, Cumhuriyet şehirciliğinin izbeleştirdiği, muhafazakâr şehirciliğin insansızlaştırdığı bir İstanbul’dur. Turizmin ışıltılı kalabalığı İstanbul’un ruhunu köreltmektedir ve İstanbul “müzeleştiren bir insansızlaştırma”nın kurbanıdır. Bu bağlamda verdiği iki örnek ilim, irfan, güzellik ve kültürün merkezi, münevverler semti Süleymaniye ile Sultanahmet Camii çevresidir.

Akif Emre’nin kitaptaki yazıları yazdığı zamanların ve yaptığı tespitlerin altından çok sular aktı diyebilmeyi isterdim. Durup düşünmeye hacet olmaksızın gündelik gözlemim dahi onun tespitlerini teyit ediyor. Bilhassa Sultanahmet, Türkçe konuşmanın münasebetsizlik olarak kendini gösterdiği bir destinasyon halini almış durumda. Turistlerin elini eteğini öperek kapılarını açan taksicilerin, kıvrak bir aksanla “hay söörr” diyerek meydan boyunca müşteri avına çıkan hapishane kaçkını tiplerin ve belli bir zevki göstermenin çok uzağındaki İngilizce kırması iğrenç tabelalarıyla kaldırımlara ve yollara taşan mekân çalışanlarının Türkçe konuştuğunuzda yaşadığı hayal kırıklığını nasıl anlatmalı? 20. yüzyılın başlarına uzanmadan gerek Bayezid gerek Sultanahmet meydanında 50’lilerin, 60’ların fotoğraflarında dahi malını satan pazar esnafını, kurban öncesi kurulan hayvan pazarı fotoğraflarını gördüğümde hayıflanarak şaşırdığımı hatırlıyorum. Meğer ne büyük yanılgı içindeymişim. Meydanlarının kendi insanlarının ayaklarından yani hayattan, ağaçtan ve canlılık emaresi gösteren her bir şeyden giderek temizlendiği bir müze olma seyrini sürdürüyor İstanbul. Akif Emre ile girdiğim diyalog bana, Sultanahmet’te Türkçemi karşılayan hayal kırıklığının, İslâm’ın İstanbul’daki mirasını Doğu Roma mirasının üzerindeki tozdan ibaret gören zihniyetten bağımsız okunamayacağını düşündürüyor.

Akif Emre’nin İstanbul’u bir “dünya kenti” olarak önermenin vahametini anlatan şu satırlarına kulak verelim: “İstanbul’un bir ‘dünya kenti’ olmasını önermek İstanbul’un Müslüman kimliğini reddetmeyi içeren bir siyasal projenin sözcülüğüne soyunmaktır. Dünya kenti İstanbul, farklı kültürleri dinlerin zenginliklerini yaşatan Müslüman İstanbul’a rağmen arkaik kültürlerin müzesi, ölü bir İstanbul projesidir. ‘Dünya kenti İstanbul’, İslâm ve hatta Türk kimliğinden arındırılmış bir İstanbul önermesidir. İstanbul’a sahip çıkmanın yolu Fethi idrak etmekten geçer.” Bu nokta, Akif Emre’nin Ankara ile İstanbul arasındaki farkı görünür kıldığı mülahazaları kıymetli hale getiriyor.

Ankara modern ulus kimliğinin inşasını; İstanbul ise bu kimlik oluşturulurken yıkılmak istenen, ona ruh veren hayatın modern, seküler bir toplum ve kentin tesisi lehine ortadan kaldırılması amaçlanan bir engeli temsil ediyor. Bu sebeple İstanbul’u Pera’ya indirgeyen bir göz ihdas edilir, İstanbul’a bakış bu göz ile sınanır. Pera, Doğu’da karikatür bir Batı ve İstanbul’u tarihe gömme operasyonu olarak anlaşılır. Bu bakımdan Pera, kendi kendini sömürgeleştiren zavallı Türk aydınlarının İstanbul utancının doruğa çıkan Batılılaşma öykünmesinin kimliksiz mekanıdır. Bu bağlamda, kitapta yer alan 2003 tarihli “St. Petersburg’un kuruluşu yahut İstanbul’un fethi” yazısı ve Akif Emre’nin yaptığı Petersburg-Ankara ve İstanbul-Moskova okuması ne çok şey söylüyor. Akif Emre, Rusların modern, kolonyal politikalar izleyen Avrupalı imparatorluk projesi olan Petersburg’dan Moskova’ya dönüşlerini onların kutsal ve evrensel imparatorluk merkezi olma özlemlerine avdet etmeleri olarak değerlendiriyor ve şu tespiti yapıyor: “Bugün Türkiye’nin ne bir Moskova’sı ne de bir St. Petersburg’u var. Ankara, İstanbul’a rakip olamayacak kadar silik, kimliksiz. İstanbul heybetinden korktuğumuz (kaçtığımız) bir tarih. Tarihle yüzleşmekten korkuyor, unutmaya çalışıyoruz.” Devamında söyledikleri de önemli “Şehirlerimizle kurduğumuz ilişkiye benzer dehşetli çelişkileri yaşıyor toplumumuz. İstanbul’u hatırlayacak, onunla barışacak kadar özgüvenden yoksunuz; yok sayamayacak kadar da hayatımızın içinde; hatta hayatın kendisi…”

Tanpınar Beş Şehir’de Tanburi Cemil Bey’in Ninni’sini bir musiki şaheseri saymanın epeyce güç olduğunu söyledikten sonra eserin; iktisadi denkliliği bozulmuş, mihrabı çökmeğe yüz tutmuş, gururunu yapan geleneklerin duvarı çatlamış bir topluluğun iç benliğini en canlı yerinden verdiğini, tanburun sanatın hududuna girmeyen bir taklitle de olsa bütün havayı naklettiğini belirtir ve plağın bulunduğunda iyi dinlenilmesini önerir. Benzer bir vurguyla diyebilirim ki, musiki şaheseri olmanın yanından bile geçmemesine rağmen Şehinşah’ın İst/Taksîmi’ni iyi dinleyin. İktisadi ikbali turizmin ilgi ve değer dünyasına bağlanmış, mihrabı çoktan çökmüş fakat kalıntıları da kendi temelleri değil de daha çok Doğu Roma ile olan ilişkisi üzerinden değerlendirilen, bitimsiz bir iştahla müzeleştirilen İstanbul’la kurulabilen ilişkiyi ve o ilişkinin dünyasını sanatın hududuna girmeyen bir taklitle de olsa çok iyi nakleder.

Nihayetinde ve bir diğer ifade ile, yukarıda zikrettiğim yazının kaleme alındığı 2003’ten 22 yıl sonra İstanbul’da, nefs-i İstanbul’un Kennedy Caddesi ile çevrelendiği, Bâbıâlî’ye çıkabilmek için Ankara Caddesi’nden geçmeye mecbur olunduğu, Fatih ile Vefa’nın arasının Atatürk Bulvarı’nca boylu boyunca kesildiği, Kennedy-Ragıp Gümüşpala ve Abdülezel Paşa’nın Ya Vedûd Hazretleri’ne çıkan yolda birbirine bağlandığı bir asrı aşan bir zihin karmaşasının ve iradenin varlığı hüküm sürmeye devam ediyor.


HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

3 yorum

  1. Pingback: Âkif Emre’nin Kaleminden: Portreler | HAZIRKITA | HAZIRKITA

  2. Pingback: Akif Emre’den: Söyleşiler | HAZIRKITA | HAZIRKITA

  3. Pingback: “Yeni Kitabımız: Âkif Emre'den ‘Aliya’” | HAZIRKITA | HAZIRKITA

Yorum yaz