“‘Kızıl Ölüm’ çoktandır ülkeyi kırıp geçiriyordu.” cümlesiyle başlar Edgar Allen Poe Kızıl Ölümün Maskesi’ne. “Kızıl Ölüm”, avatarı ve mührü kan olan, keskin sancılar, ani baş dönmeleri ve sonra gözeneklerden boşalan kanla gelen ölümün nedenidir. Mevzubahis edilen 14. yüzyılda yirmi yıl içerisinde Avrupa ve Asya nüfusunun dörtte üçünü yok eden “Kara Ölüm” ya da hıyarcıklı veba salgının bir varyasyonudur. Koronavirüs heyulası altında yaşadığımız bugünler, tam da Poe’nun Kızıl Ölüm’ün ortaya çıkardığı tabloyu, tetiklediği gelişmeleri ve salgını tasvir ediş şeklini hatırlatır cinsten.

Koronavirüs gündeme geldiği ilk günden itibaren kıyıcı bir gerçeklik olarak kendisini dayattı. Çin’deki insanların ölümü, daha önce görülmemiş şekilde karantinaya alınış biçimleri bir bilimkurgu filmiymişçesine medya araçları vasıtasıyla izlendi. Günden güne yayılan ve çemberi “izleyenler” aleyhine daraltan bu virüs görünürde ölümler getirmenin beraberinde birçok başka şeyi de tetikledi: Yeni medya manipülasyonlarını ve ırkçılık tartışmalarını, siyaset ve ekonomideki spekülatif adımları vd. birtakım hususları. Salgının cereyan etme biçimi meselenin sadece bir sağlık sorunu olarak ele alınmasına öncelikli bir alan açarken geçen bir aylık süre içerisinde söz konusu alana salgının ortaya çıkma nedenleri gibi daha başka başlıklar da dâhil oldu. İnsanlar bir taraftan koronavirüs kuşatması altında kalırken diğer taraftan da esasta argümanlarını gerekçelendirmelerindeki püriten sofuluk noktasında birbirinden çok da farklılaşmayan bir bilimselcilik ile komploculuk dikotomisi arasında bırakıldı.

Olanı gerekçelendirme noktasında bilimin temin ettiği seküler teolojik argümanların sokaktaki insanın her gün binlercesini ürettiği komplo teorilerinden daha çok itimat edilir bir yerde durduğunu düşünmüyorum. Bilimsellik ve “uluslararası güvenilirlik” ile tescillenmiş merkezî kurumlar modern dönem felsefe ve siyaset tartışmalarının konu başlıkları olarak olanları gerekçelendirme/açıklama noktasında, esasta herhangi bir epistemolojik üstünlüğe sahip değiller. Fakat bu, genelde bütün hadiselerde, özelde koronavirüsün ortaya çıkması hususunda komplo teorilerini merkeze alarak düşünülmesini gerektirmez. Bu en basit anlamıyla, kolaycılıktır. Herhangi bir düşünce dikkati içermeksizin ucuz spekülasyona sığınmaktır. Bu noktada önemli olanın sonuçlara odaklanmak olduğunu düşünüyorum. Bir olayın öncesi üzerine, hakkında asla kesin bilgiye sahip olamayacağımız evrelerine zaman harcamaktansa, sürecin nasıl yönetildiğine, olayların sonuçlarından nasıl kazanımlar elde edildiğine kafa yormanın çok daha verimli bir zemin sağlayacağına inanıyorum.

Koronavirüs bir gerçeğin altını kalın çizgilerle çizdi: İnsan hayatının önemi. Bu cümle ağır karamizah içeren bir fıkranın özeti gibi sırıtıyor. Uluslararası ölçekte kitleler; insanı, insan hayatını öğüterek ve araçsallaştırarak var olan sistem unsurlarının verilerini/açıklamalarını/tezlerini/basın bildirilerini hayati önemi haizmişçesine dikkatle takip ediyorlar. “Olağan”ın sınırları dâhilinde insanı iktidar ve güç ilişkileri kapsamında buharlaştıran resmî ve merkezî işleyiş “hayat kurtaran”, adeta “bütün bir insanlığın sıhhatini temin eden” bir makamdan söz alarak kendisini temize çıkarıyor. Dinî, siyasî, ekonomik vd. motivasyonlarla örgütlenebilmiş yahut bir cemaat pratiği ortaya koyabilmiş tüm yapılar salgının karşısında çözülüyor. Koronavirüsün dünya genelinde yarattığı etkiyi ne Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar ne de on yıllarca üzerine dinî ve politik yatırım yapılan/tabiri caizse “yoktan var edilen” Holokost literatürü yaratabildi. Dünya siyasetini, ülke gündemini meşgul eden hiçbir konu hatırlanmıyor. İnsanlar uysal bir şekilde sokaklardan çekildi ve evcilleşti. Fakat bu durum otorite sahiplerinin ve bizatihi insanların kendilerinin insan hayatını önemsemelerinin bir neticesi olarak değerlendirilemez. Bunu temel bir yargı olarak ileri sürmekten çekinmiyorum. Çünkü insan hayatının bir değer kabul edilmesi, “yeni” bir dünya var edecek kadar belirleyici sonuçlar ortaya çıkarır.

Korkunun belirleyiciliği oldukça ilginç bir hal aldı. Çağımızın Prens Prospero’ları öyküde olduğu üzere ülkelerinin yarısının kırılmasını beklemeden harekete geçtiler: Çağın gerektirdiklerine ve ilerlemenin ruhuna uygun olarak herkesin “kale tipinde inşa edilmiş büyük ve görkemli evlerine” çekilmeleri gerektiğini söylediler. Sözde maksat, “dışarıdan birilerinin içeri girmesini, umutsuzluğa ve çılgınlık nöbetine yakalanacak olanların da dışarı çıkmasını engellemekti.” Poe genel durumu şöyle özetler: “İçeride tüm bunlar ve güvenlik vardı. Dışarıda ise ‘Kızıl Ölüm’”.

Güvenliğin hüküm sürdüğü alanda, yani “içeride” bir maskeli balo düzenlemektedir Prens. Kızıl Ölüm’ün ne kadar “dışarıda” bırakılabileceğine ilişkin hayli ilginç bir vurgu içermektedir öykü. Poe’nun vurguladığı şekliyle, en vurdumduymaz insanların yüreklerinde bile hassas noktaların olduğunu, yaşamı da ölümü de bir oyun kabul eden umutsuzların bile alay edilmesini hoş karşılamayacakları meseleler olduğunu kabul edersek ümitvar olmamız gerekir. Fakat ümit bağlamanın, eman dilemenin, sebep-sonuç ilişkileri kurmanın bağlamını yitirmiş bir vaziyette hayatta kalmak, yani maskeli balonun bir katılımcısı olmak, gerçeği değiştirmiyor: Sahih düşünceyi ve insan onuruna yakışır varlık gösterme imkânını ıskartaya çıkaran bir “Kızıl Ölüm” öyle veya böyle “içeride”.

Yazar Hakkında

1993’te, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz