30

“Yâ Rabbî! Beni ve neslimi sana itaat edenlerden eyle.” duası dilimden aklıma uzanıyor: Acaba hangi duaların tezahürü dünümü belirledi, bugünümü var ediyor, yarınımı tayin ediyor. Ya da benim sandığım her bir adımda kimler hisse sahibi? Öyleyse, niyaz ediyorum yâ Rabbî, beni ve neslimi rızan olan işlerin hissedarı kıl.

31

Türkiye’nin kaderine terk edilen bir ülke olmasını ne çok isterdim. Kaderine terk edilsin ki, kendi gerçeğiyle yüzleşsin, muhasebesini yapabilsin ve harekete geçmek için harici “hareket ettirici”lere ihtiyaç duymasın. Kendi muhasebemizi yapamayacağımız sosyal ve siyasal şartların hissedarı olmak, büyük bir piyango kazanma sevinciyle sahipleniliyor, bu daha acısı. “Kaderine terk etmek” gündelik kullanımda bir sevinci ihsas etmez, olumlu bir duruma işaret etmez. Ya neyi söyler bir şeyin kaderine terk edilmesi, bir tür yüzüne bakılmama durumunu, kimsesiz bırakılmayı söyler ve bu durumun ortaya çıkardığı ümitsiz tabloya dikkat çeker. Halbuki benimkisi bir ümit: Türkiye’nin kaderine terk edilmesini çok isterim.

Türkiye’de siyaset mekaniği, Türkiye’nin kaderine terk edilmemesini temin etmek üzere kurgulanıyor ve bu kurgu çerçevesinde işliyor. Pek tabii bu işleyişin, Türkiye’nin dünya üzerinde kapladığı yerin karşılığı nispetinde, uluslararası siyaset borsasıyla bir alışverişi var. İnsanlar bu alışverişte, Türkiye’nin kaderine terk edilmesi durumunda ortaya çıkacak nimetlerden feragat ederek yatırım fonları, proje bazlı yeni siyaset alanları ve bu alanlarda edinilecek bi’şeyler bi’şeyler alıyorlar. Ülke içi merkez-çevre ilişkisi de artık disiplin toplumunun seçilmiş başbakanını meydanda asma, belirli aralıklarla darbe yapma, hiçbir açıklaması olmayan kamusal alan yasakları getirme mantığının dışında düzenlenme yoluna girmiş vaziyette. Bunu Türkiye’nin müesses darbe geleneğinin devamı niteliğinde değerlendirilebilecek Ergenekon, Balyoz, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz gibi hadiselerin farkında ve birbiriyle olan bağlantı noktalarına işaret ederek söylüyorum. Türkiye’nin kaderiyle Allah’ın rızası arasındaki rabıtanın büsbütün koparılması yönünde çalışanların birikimi, kanlarıyla Türkiye’yi yurt kılan ve sonra da paryalaştırılan Müslümanları psikopolitik iktidar teknikleriyle demokratik katılıma ve bu katılımın sağlayacağı görünürdeki kazanımlarla yetinmeye ikna edebilmiş görünüyor. Bundaki en büyük dışsal etken, bugünlerde bir mesele olmaktan dahi çıkarılmış olan resmî tarih marazını iliklerine kadar içselleştirme hastalığı. Konuşulması gereken ne varsa, müfredat gereği, konuşulması abesle iştigal kılındı. Gelinen noktada, Cumhuriyet’in yüzüncü yılında, abesle iştigal, denilebilir ki, farz.

32

Yine de şükre değer olan ne mi? Nefes alıp veren bir “İslâm cemâati”nin tüm renkleriyle bu topraklardaki canlılığını hâlâ koruması; her yerinden çekiştirilse, sözde ilke ve inkılaplarla üstünden silindir gibi geçilse ve mühürlü damgalı tutanaklarla tehdit edilse de. Tercüme bürolarında aydınlık arayan, hümanizmanın gayrimeşru ve gayretli çocukları, bir diğer ifadeyle, rejim patentli ideolojilerin satış mümessilleri dahi, Türkiye’de, korsan da olsa, fetvasız iş yapamaz ve ellerini Allah’a açmadan meşruiyet devşiremez halde.

Demem o ki, görüntü cevheri ele vermiyor.

33

Üstünde yaşadığı toprağa şöyle kulağını dayayıp komplekssiz bir şekilde ne duyabilirim, bu toprakların bana söylediği ne diyen bir tavrı arıyor ve özlüyor insan.

Bizde, güzellikte menendi olmayan ülkemde, her sorunda hemen o sorunun bir tarafında pay sahibi olanlar diğer taraflarında pay sahibi olanları görünmez kılacak şekilde hedef gösteriliyor. Çözüm üzerine konuşurken de “dışa bağımlı” bir akıl devreye giriyor. En basitinden, hakem sorununda bile, “yurt dışından hakem getirelim”i çözüm gibi sunan bir akıl var bu ülkede. Sanki buradaki insanın taşıdığı problemlerden hâlî bir şekilde, dışarıdan hakikati avuçlarıyla buraya getiriverecek birileri. Bu işleyiş bir gerçeği perdelemeye yarıyor, sorunları var eden toplumun her katmanının içinde olduğu kirli birtakım mutabakatların var olduğu gerçeğini. Kirli mutabakatların gündelik yaşam pratikleri, orta ve uzun vadeli etmeden, eylemeden nasibini bir şekilde alıyor: Sorunları yeni sorunlar yaratarak çözerek. Kendi müesses organlarını, hücrelerini, kanını dahi nakil yoluyla zamanın pusulaya talim ettirdiği hastalıklı bedenlerden alan bir aklın bütün değer telkinleri tel tel dökülüyor. Yüzyılın başında, muasır medeniyet seviyesinin bir seviye olarak değer kıstası belirlenmesi eğitim, güvenlik, adalet, kimlik vb. tüm başlıklarda bir tür terör üretmenin ötesine geçememiştir. Ona, buna, şuna isnat, ihale veya fatura edilen terörden değil, kendi fıtratına, inancına, tarihine ve adına yabancılaşmanın teröründen söz ediyorum. İlki ikincisinin bana göre bir neticesi, kimilerine göreyse nimeti. Aklın kendisi terör üretiyorsa, ithal edilenler de çözüm değil, dün olduğu gibi bugün de, ancak ve ancak yeni terör araçları olabilir.

34

15 Temmuz sonrasında Türk siyasetinde nükseden yerlilik ve millîlik vurgusunun İslâm’ın kavram ve pratiklerine gölge düşüren, Müslümanlar için göz ardı edilemeyecek hususları teferruat kılan bir atmosferi güçlendirmesi, nereden bakılsa, üzücü. İslâm cemâati, aidiyetini iç düşman odaklı mafyatik güncel politika bezirganlarının ihtiyaçları çerçevesinde tanımlamaktan beri durmalı; durmalı ki kavramlarını, değerlerini çamurdan ilkelerin ve ittifakların harcına malzeme yapmadan nefes alabileceği bir varlık alanından kendini mahrum bırakmasın.

35

İçimden bir ses “Şeytan taşlamak kadar, şeytan tarafından taşlanmak da güzeldir. Allah’ı hatırlatan bir yüz sana kaş çatmasın da varsın envâi çeşit haşeratın vaveylası yakana paçana yapışsın, önünü ardını çevirsin.” diyor.

İkincisine teveccühün arttığını görüyorum, yani envâi çeşit haşeratın sahnesinde alkışlanmanın açtığı yollara olan teveccühten söz ediyorum. Hakikat yolunda bir başına yürüdüğünü düşünen sosyal medya protestanları açılan her konu başlığının kapısına bir 95 tez bırakıyor ve kendilerine kulak veren yaygaracı tezek balyalarının politik talepleri lehine “İslâm cemâati”ni değerden düşürüyorlar, mümkün ve muhayyel İslâm cemâatini. Örneklik ortaya koymak yerine, kötülüğü, ki o da ne hikmetse hep belirli biçimlerini, teşrih masasında yarmak, yarmak, yarmak ve sergilemek hangi hakikate hizmet ediyor? Ya da şöyle sormalı, bu teşrih masası hangi kötülükleri tali kılıyor ve hangi özel ve politik sermaye iktidarlarının rızasını temin ediyor?

Önceki bölümü okumak için tıklayın.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

1 Yorum

  1. Pingback: Not Defteri [36]

Yorum yaz