Bugüne kadarki hayatım ileri bir tarihe gönderme yapan felaket senaryolarını duymakla geçti diyebilirim. İnsanların ekseriyeti, yaşadıklarının herkesçe yaşanmasının mukadder olduğuna ne kolay hükmediyor. Bir yerde düşmeyegörsün, heybesinde söylenmek için bilenen “bugünler iyi günlerin kıymetini bil”lerden bir demeti görmemeniz imkânsızdır çünkü muhakkak bir tanesini sizin için de kullanacaktır. Mesela “üniversite bir bitsin”le başlar, “hele bir evlen sonra görürüm seni” ile devam eder. Sonra “bir iş hayatına gir” ya da “çocuk olduktan sonra” ile perçinlenen nice felaket senaryosu farklı zaman ve mekânlarda birbirine yakın tonlarda işitilir. Kaybetmiş, vazgeçmiş, umduğunu bulamamış insan sesi, muhtemel güzel günlerinizin havasını siz henüz onlara uyanmadan önce zehirleme iştiyakıyla karşınızdadır. Çünkü o günleri o yaşamıştır ve ne yaşayacağınızı bildiğine dair sarsılmaz güveniyle “sizin yanınızdadır.” “Sizin için”, “sizin lehinize” konuşur. Aklın havsalanın almayacağı bir iyi niyet elçisidir, kendince uyarır, yol gösterir. Fakat gösterdiği yol hep acıdır, tatminsizliktir, ıstıraptır, zaman bulamamadır, hayıflanmadır. Bu minvaldeki “sonra”lar, hayatınıza anlamlı katkılar sunanlardan, “kötü gün dostları”ndan gelmez. Ya kimlerden gelir, “hep oradakiler”den gelir, yani imtiyazlı bir nutuk kürsüsünden konuşmaya kendisini her zaman yetkili gören, fikri sorulmadan konuşmayı gündelik alışkanlık haline getiren arkadaşlardan, akraba-i taallukattan, yakın çevreden, yakınlığı münasebetsizlik olarak fiiliyata döken bilumum muhabbet tellallarından.
Bu satırları yazarken kendime şaşırdığımı da itiraf etmeliyim. Şaşırıyorum çünkü bardağın dolu tarafını görmesi için, nadir birtakım doğa olaylarının zuhura gelmesindeki gibi, nice şartın bir araya, belirli bir zaman dilimi içerisinde tevafuk etmesi gereken ben, bu satırları yazıyorum. Çok zor güvenen ve fakat kolay şüphelenen, çok geç ısınan ve fakat çok kolay soğuyan, iyiyi algılamada derisi kalın ve fakat kötüyü algılamada aşırı duyarlı birisini hiç tanıdınız mı bilmiyorum. İşte ben öyle birini yakinen tanıyorum. Bu tanışıklığa ve bu tanışıklığın hayatın güzel taraflarını ve imkânlarını fevkalade yüksek numaralı camların arkasından görmenin yüklerini taşıdığımı hissetmeme rağmen başkalarının gelecek zamanları içerisinde avcılık yapanlarla bir ünsiyet kuramıyorum. Düşünüyorum, dertleri ne ola? Araplar mı, yüksek enflasyon mu, artan kiralar mı yoksa şu kahrolası anlatamama ve anlaşılamama duygusu mu…
Yalnız değilmişim. Bir sosyal medya kullanıcısının, haletiruhiyeme yakın bir tavırla, daha birkaç gün önce yazdığı şu satırlar bir şekilde beni buldu:
Bekardım mutluydum. “Seni ben evlenince görecem kardeşim” dediler. Evlendim hala mutluyum. Bu sefer “Daha bunlar cicim ayların 5 sene sonra görecem ben seni” dediler. 5 sene geçti hala mutluyum. “Lan oğlum sevgili gibi takılıyorsunuz. Çocuk olmadan evlendiğini anlamazsın. Çocuk olunca görecem ben seni” dediler. Çocuk oldu daha da mutluyum. Şimdi “Çocuk hele bi okula başlasın masrafları artsın o zaman ben seni görürüm” diyorlar. Abi siz manyak mısınız? Benim mutsuz olmamı niye bu kadar istiyorsunuz?
Mutluluk müdafaasına soyunamayacak kadar mütereddid, niyetlenmeyecek kadar temkinli ve dahası yapamayacak kadar karamsarlığıyla meşbû bir Hasan ve Hüseyin terkibiyim. Marifet de, satmaktansa mutluluğunun her bir zerresini mahfuz tutabilmek, üstüne titreyebilmek, hakkını eda edebilmek olsa gerek. Ya benim derdim ne diyecek olursam (evet, arada durur derdimin ne olduğunu kendime sorarım), şu: “Anlatıldığı gibi olmadı.” diyebilmek. Bin düşünüp bir adımı zor atarken, o adımı evvelce attığını ve şunca şey yaşadığını söyleyenlerin farklı zaman ve mekânlarda fakat “birağız” üstüme boca ettiği muhtemel senaryoların pasına kirine, dikenine çamuruna rağmen umduğundan ve anlatılanlardan “hep fazlasıyla” karşılaştım. Belki, umulması gerekenden çok daha azını ummayı öğreten bir felaketler tarihinin, zincirleriyle mutlu bir mirasçısı olduğum içindir. İllâ mutluluk deryalarında kulaç atması da gerekmez ya insanın, gülerken de ağlarken de, inerken de çıkarken de birtakım “fazlalıklar” ve “farklar” var olduğu için, belki de hayatımın içerdiği müstakil “fazlalıklar”a ve “farklar”a gözlerim ve kulaklarım daha duyarlı olduğu içindir. Ya da belki, kendi geleceğini, başkalarının gelecek projeksiyonlarından uzak tutmaya gereğinden fazla önem verdiğim içindir.
Gerçi… Bir sonuca varmak için erken, hele bir öleyim, anlarım ne olduğunu.
Önceki bölümü okumak için tıklayın.
![Not Defteri [39]](https://www.hazirkita.net/wp-content/uploads/2022/12/valeria-reverdo-v-sx4zys-fA-unsplash-850x516.jpg)
1 Yorum
Pingback: Not Defteri [40]