Temmuz’un son günlerini, adını yeni yeni duyduğumuz bir ismin açıklamalarıyla karşıladık: 30 Eylül’de askeri darbeyle Burkina Faso’da yönetime el koyan ve 21 Ekim 2022’de yemin ederek geçiş dönemi devlet başkanı olarak göreve başlayan Yüzbaşı İbrahim Traore Rusya’da düzenlenen Rusya-Afrika Zirvesi’nde Afrikalı liderleri “dilencilikle” suçluyordu. Traore’nin açıklamalarının, Fransa ve ABD’ye uranyum ihracatını yasaklama gibi adımlarının kimilerince heyecanla karşılandığını, Thomas Sankara’nın (1949-1987) evvelce attığı benzeri adımların ve açıklamaların hatırlatıldığını görünce zihnimde birçok şeyin canlandığını fark ettim.

Arap Baharı… 2010’da henüz üniversiteye yeni başlamış bir genç olarak olanı biteni büyük bir iştiyakla anlamaya çalışıyordum. Hadiselerin yakın çevremde büyük bir sevinçle, zulme bir karşı koyuş olarak yorumlandığını görüyordum. Onlara göre ezilen kitleler nihayet ses çıkarıyor, irade beyan ediyordu. Fitili ateşleyen Tarık el-Tayyib Muhammed Buazizi adındaki genç bir seyyar satıcının 17 Aralık 2010’da kendini yakması olmuştu. Bu ismi, öyle zannediyorum ki bizim kuşağın unutması mümkün değildir. Bu hatırlama, kimilerince tasvip ve takdir içeren bir hatırlama olmayabilir. Fakat Muhammed Buazizi adının benim hafızamdaki yeri, yarı kabuk bağlamış bir yara gibidir. Hatırlattıkları ve ima ettikleriyle biraz sızlar, biraz kanar ve biraz da sağalma hissiyle iç çektirir. Beraberinde hatırlarım, “Allahım, Muhammed Buazizi’yi affet!” mısraı vardır Alper Gencer’in. “Tahrir Günleri’nde Aşk”ta geçer. Şiir,

belki inanmazsınız ama
ben birini çok sevdiğim zaman
onu öldürmemi gerektiren delilleri ortadan kaldırıyorum

mısralarıyla başlar. Bir başka yerde Gencer

kötümserlik başa bela! bence insan kuramadığı hayallere de inanmalı!
insan…
başka insanlar için hayaller kuran bir bardak sudur

der. Sonra da sorar ve cevap verir: 

cayır cayır bir gerçek mi… hesaplanamaz bir gerçek mi diliyorsun?
Allahım, Muhammed Buazizi’yi affet!
onun yangını dünyaya ne kaybettiğini hatırlattı
yani en az günahlarımız kadar tekrarlanan başka neyimiz var…
başka neyimiz var senin merhametinden gayrı!

Şiir baştan sonra karamsarlığa ve komplo teorilerine karşı bir inanmanın savunusu olarak ilerler.

Doğrusu, tartıya vuracak olursam, 2010’da ben de olanın bitenin bir yere varamayacağını söyleyenlere daha yakın duruyordum. Fakat heyecan duymuyor da değildim. Hatta öyle bir heyecan ki, diğer birçok heves ve heyecanım gibi onun da başıma işler açabileceğini düşünerek bir gereklilik kipi içinde bastırmam gerektiğini düşündüğüm türden bir heyecan. Her gün bir başka ülkeden aşina olduğunuz bir sesin, aya karşı uluyan kirli çakallara ses çıkardığına şahit olduğunuzu düşünün… İnsanın kanının kaynamaması, olana bitene doğru bir yerden el ile, dil ile veyahut kalben dahil olabilmek için heyecan duymaması için, kendi adıma konuşacak olursam, en azından adınızın Hasan Hüseyin olmaması gerekir. Kamuoyu da ağırlıkla, ister armudun sapı ister üzümün çöpü olsun, her konuda olduğu gibi, bıçakla ortadan yarılmışçasına iki ayrı cepheden söz alıyordu. Nerede Müslümanların lehine bir yaprak kımıldasa kin, nefret ve hınç kusan Türkiye’nin “vatansever ve aydınlık yüzleri” koro halinde Arap coğrafyasındaki gelişmeleri karikatürize ve farklı açılardan itham etmekle meşguldüler. Dertleri biraz da İhvan kadroları üzerinden Türkiye’deki Müslümanların o günün şartları içerisinde cari olan ve muhtemel siyasi temsillerini İhvan’la ilişkilendirerek istisnasız terörize etme çabasıydı. İhvan’ın ne olduğu, Türkiye’deki tercüme faaliyetlerinde bir dönem İhvan çevrelerinden yapılan tercümelerin dikkat çekici seyri ve yoğunluğunun ne ifade ettiği gibi hususlar bahsi diğer. Bu noktada benim dikkate değer bulduğum, henüz ortada “göçmen krizi” olmadan önce de Türkiye’de “Arap düşmanlığı”nın var olduğudur. Bu düşmanlığın sebebi ne Arabın derdinin kırmızı pabuç olması ne de Arapların Türklerin aleyhine bir zamanlar bir şekilde işler çevirmiş olmalarıdır. Birilerince “Arap”, resmi müfredatın şekillenmesinde, “muasır medeniyetler” seviyesine çıkmada “Türklere engel teşkil eden İslam’ın” somut karşılığı olarak sabıkalı hale getirilmiştir. İslam’a açıktan kusulamayan nefretin muhatabı bu topraklarda, Sünni Türk neşter altına alındığı için, harici bir unsur olarak hep Arap olmuştur. O vakit de, mezkûr çevrelerin gelişmeleri Arapların “cahilliğine ve maşalığına” bağlaması adettendi. Dolayısıyla gelişmeleri büsbütün kurgu olarak takdim edenlerin yorumlarına, temelsiz olmaları ve taşıdıkları karın ağrılarının başkalığı sebebiyle mesafe koyuyordum. Diğer taraftan sürece dâhil olma ve yönetme/manipüle etme kapasitesi yüksek olan merkezlerin farkında olarak, olanın bitenin bir yere varacağını düşünürken iyimserlik sularında bir sınırın ötesine geçmemek gerektiği konusunda kendimi frenliyordum. O günlerde, gelişmeler üzerine Diyanet İşleri Başkanlığında yapılan bir paneli takip etmiş ve Alparslan Açıkgenç’in temkinle, bahsedilebilirse bir “zihniyet baharı”ndan bahsedilebileceği yönündeki konuşmasına denk gelmiştim. Evet, makuldü. Kanlar akarken, olanın neye evrileceği meçhulken, sokağa çıkan insanları ayrım gözetmeksizin maşalıkla itham etmeye paçayı kaptırmadan serpilen bir “karşı koyma” iradesini bu şekilde isimlendirmek daha uygun gelmişti. Fakat bu temkin bile “ABD kadiri mutlak değildir, Allah’tan çok ondan korkuyorsunuz” diyen ateşli Arap Baharı taraftarlarından nasibini alıyordu.

Gelinen nokta ortada. Bahar falan gelmedi. Kan gövdeyi götürdü ve hala da götürüyor. Kaddafi’yi, Hüsnü Mübarek’i, Zeynel Abidin Bin Ali’yi ve benzerlerini rahmetle yadedecek ve “keşke kalsalardı” demeye varacak sözler sarf edecek değilim. Fakat gitmelerinin neyi değiştirdiği ve neye yaradığı hayli ve hâlâ meçhul. Mübarek’in devrilmesinden kısa süre sonra Mısır’da hiç kitabına uydurma ihtiyacı bile hissedilmeden yapılan askeri darbe ve devamındaki kıyımın uluslararası camiada gördüğü kabulün de görülmemesi imkansız. Gannuşi gibi eşine az rastlanır ve şaşılası bir uzlaşı müdafiinin dahi başına gelenlerin de.

Başa dönüyorum: Gencer, birini çok sevdiği zaman onu öldürmesi gereken delilleri ortadan kaldırdığını söyledikten sonra “bu delillerin günün birinde beni öldürme ihtimali var.” dese de “Ortadoğu’daki muazzam uyanışı”, “Tahrir’deki müthiş aşk filmi”ni kötümser teorisyenlere karşı savunma yolunu seçer. Bu seçmedeki hemhal olma azmini ve hatta iman neşvesini anlayabiliyor olsam da, o yolu, akıbetini düşünmekten kendimi alamadığım için, üstelik istememe rağmen seçememiştim.

Fakat bu, bir “kötümser teorisyenler” kazandı yazısı değil. Nice “muazzam uyanış”ın nasıl karakışa döndüğünü söylemeye hevesli bir yazı da değil. Her “doğru görünen” gelişmenin ardında bit yeniği arayan bir külyutmazın “âlemin akıllısı benim” yazısı da. Ya ne?

Hayatı selamlama yazısı. Her kıvılcım emaresinin üstüne üşüşüp daha fazla mevzi kaybetmeme dikkati geliştirmenin önemine dikkat çekme yazısı. Bazı heves uyandıran davetlerin karşısında kapıduvar olmanın da bir büyük direniş içerdiğini söyleme yazısı.

Doğru zaman ve yerde ölümden geri durmamak kadar, doğru zaman ve yerde oturduğun yerde oturmanın da en az onun kadar önemli olduğunu düşünme yazısı. Ne hikmetse Müslümanlar hep ilki için bileylendi ve hala onun için yüreklendiriliyor.

Yaşamayı öğrenmemiz lazım.

Önceki bölümü okumak için tıklayın.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

2 yorum

  1. Pingback: Not Defteri [41]

  2. Pingback: Şam’dan Bir Bulut İnmiş

Yorum yaz