Ayşe Sevim ismini ilk kez bir televizyon programında, sunuculardan birinin okuduğu “Mutlu Son” şiiriyle duydum. Şiiri o kadar beğendim ki içime düşen “Hemen Ayşe Sevim’in şiir kitabını edinmeliyim.” heyecanına sadece bir gece sabredebildim. Ertesi sabah erkenden, o zamanlar Sakarya Caddesindeki Bulvar Pasajında yer alan Birleşik Kitabevine gidip “İşlenmemiş Suç” kitabını aldım. “Mutlu Son”u olan mutlu bir başlangıç yapmıştım. Bilincime sindirme hassasiyetle bütün şiirleri tekrar tekrar okudum. Estetik kavramının öznelliğine inanan bir okur olarak bu şiirlerin bende uyandırdıkları izlenimleri paylaşmakta bir beis görmüyorum. Kim bilir belki de bu izlenimler Sevim’in şiirle olan yolculuğunda ona yarenlik eder.

Sevim’in bir tespihin imamesi gibi elinden tuttuğu otuz üç şiirinin arasında “topal”, “orta dereceli memur”, “mutlu son”, “işlenmemiş suç” ve “sevgili” şiirleri birer nişan taşı olarak yükseliyor.

“savaşta birliğini kaybetmiş er gibi aradım sizi mutlu son”da çaresizlik ve ümidi tattım;

“sen karanın siyaha sığmadığı ansın”da büyük bir sevdayla doldum;

“kimsenin Fatiha bilmediği bir köyde ölmüştüm” ile ölüm üzerine tefekkür ettim. Bu dizelerden birer ok da bana isabet etti ve bir nişan taşı da içime dikildi. Fakat bu güzel izlenimlerin yanı sıra rahatsız olduğum bölümler de oldu. Sevim’in klişe film repliklerini ve bazı dini kavramları tekrar tekrar kullanması yaratıcılık konusunda bir yetersizliğin olup olmadığını düşündürdü. Karar vermekte aceleci davranmak istemedim açıkçası. Bu kavramların çokça kullanılması, doğal olarak şairin hayatının merkezinde yer almalarından ileri gelmekteydi. Peki, bu kullanım tenevvüden mi kaynaklanmaktaydı yoksa tekrarın mı bir sonucuydu? Bu soruya cevap ararken içine düştüğüm tereddüdün son bulması için Ayşe Sevim’den yeni bir şiir kitabı beklemeye koyuldum. Fakat dünyanın tozunu toprağını yutarken unutuldu gitti bu bekleyiş. Derken bir bayram arifesinde, daha önce kendisiyle Ayşe Sevim’in şiirleri hakkında olumlu düşüncelerimi paylaştığım, A. Ali Ural’ın bir diğer kıymetli öğrencisi olan Ali Murat Binark elinde “Uçma Taklidi”yle çıkageldi. Mart 2018’de yayımlanan Ayşe Sevim’in bu üçüncü şiir kitabına tıpkı “İşlenmemiş Suç”u ilk elime aldığım heyecanla sarıldım. Kitapta yer alan yirmi dört şiiri de aynı bilinçle okumaya gayret ettim. Bu kitapla birlikte “Ayşe Sevim’in üslubunun iyice netleştiğine şahit oldum. Artık “Bu şiir Ayşe Sevim’in kalemindendir.” diyebiliyordum.  

“Uçma Taklidi“ bir naatla açılıyor. Dizeler salat ve selam getiriyor.

“bir meleğe Sizin toprağınıza düşecek damla verildi

ah deyip sel oldu o

yıktı dağları, düşünceleri, hırsları

ben o sele takılıp da geldim”

Ayşe Sevim sanatın sadece sanat için olmadığını okura hissettiriyor. Yakın tarihimizin en önemli olaylarından 15 Temmuz darbe girişiminin karşısında vatanını müdafaa ederken şehitlik mertebesine ulaşanları unutmamızı istemiyor.

senden akan kanı yutunca

‘ben vatanmışım’ dedi toprak

ne sandın”

dizelerinde, vatan bilincini sadece toprağa değil bizlere de aşılıyor. Sevim, omuzlarındaki şair sorumluluğunu kalemiyle taşıyor. Bu modern çağda; samimiyetsiz söylemlerimizi, maskelerimizi yüzümüze vuruyor.

“neyiz biz peki?

içimize doğru büyümekten vazgeçtiğimizden beri neyiz?

insan mıyız? insanla alakalı bir anı mı? insanla ilgili bir resim mi?”

diye soruyor. Bu soru muhatabını sarsıyor, perişan ediyor. Ancak Sevim, çözüm için gerekli yolu da işaret ediyor. Kitabın en güçlü şiirlerinden olan “Er”de okurlarına kendin olmayı, vazifeyi, kulluğu, teslimiyeti hatırlatıyor.

“herkesin lider olduğu bu zamanda itaat eden kim?

komutanların hepsi o eri arıyor?

o er kim?

gök gürültüsü dokunmak istiyor ona

yağmur ona bakınca kekeliyor”

İnsanı en iyi anlatan onun eserleridir. Ayşe Sevim’in samimiyeti şiirlerinden yansıyor. Bu şiirleri okurken karşımda iyi bir gözlemci, iyi bir şair ve iyi bir Müslüman görüyorum. Sevim’in şiirlerindeki modernizm eleştirisi geleneğe duyduğu aidiyetin ne kadar kuvvetli olduğuna işaret ediyor. Bu gelenek onu, kendisinden önce başka şairlerin söylediklerini daha önce söylenmemiş bir şekilde sunma kaygısına götürüyor. Ancak bu kaygı sadece başka şairlerin yazdıklarından kaynaklanmamalıdır. Bir şair her yeni sözde kendi yazdıklarını da göz önünde bulundurmalıdır. İşte bu noktada “Tenevvü mü tekrar mı?” sorusu tekrar karşıma dikiliyor. Neden bu soruyu sorduğumu birkaç örnek vererek açıklayabileceğimi düşünüyorum.

“babam ölüydü dört yıldır

hasta ziyaretine bir Fatiha’nın içine

saklanıp gelmişti”

ve

“ilk sıra ergenliğim, onun gözü karadır

sonra silahı otuz yaşıma uzatın

siz mutlu son, hile yapabilirsiniz

ölmenizi asla istemem”

dizeleri “İşlenmemiş Suç”ta,

bazen Fatiha okuyan çocuklar gelirdi kabre

kocaman bir göğse dönerdi Fatiha

mezarlık alnını ona dayardı”

ve

“herkes gibi olmamak insanın yirmisinde güzeldi

otuzda çok yorucu oluyor

kırka doğru tüm bedeni ele geçiren bir hastalık

çünkü Allah çok merhametlidir

herkes gibi olmadığın için kibirlenmene sadece başta izin verir”

dizeleriyse “Uçma Taklidi”nde yer alıyor. Dikkatle incelendiğinde aynı kavramların kullanıldığı, benzer ifade biçimlerinin yer aldığı başka pek çok şiir tespit edilebiliyor. Sevim bizlere hakikati sunarken çeşitleme yapmayı mı tercih ediyor, yoksa benzerlik tuzağına mı düşüyor? Bu soruya en doğru cevabı şair soruyu kendine yönelttiğinde alacaktır. Cevap ne olursa olsun, eminim ki onu daha da iyi şiirler yazmaya, bizleri de yazdıklarından nasiplenmeye götürecektir.

Yazar Hakkında

1994’de dünyaya geldi. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Aynı bölümde yüksek lisans eğitimine devam ediyor.

Yorum yaz