Çocukluğumuzdan beri işitiriz, “Kuzey Avrupa memleketlerinde doğum oranı eksi seviyelerde, yakında İskandinav ülkelerinde genç kalmayacak, Vikingler’in soyu tükenecek” diye… Kendi çevremize ve toplumumuza bakınca, kehanet gibi görünen bu cümlelerin doğruluk payının çok az olduğunu düşünürdüm. Şimdilerde Avrupalıların kendileri itiraf ediyorlar, “soyumuz tükeniyor, imdat”…

İlk olarak 1994 yılında bir haberde okumuştum, Almanya’da emekli ve ihtiyar bir adam öldükten 4-5 ay sonra duyulmuştu. Adamı arayan soran yoktu. Çünkü adamın geçinebileceği kadar emekli maaşı her ay bankaya yatırılıyor, bütün faturaları banka hesabından otomatik olarak ödeniyor, akrabalarının hatırına adamı arayıp sormak gelmiyor, herkes kendi dünyasında yaşıyor, adam da evde televizyon seyrederken ölüyor ve aylar boyunca kimsenin haberi olmuyordu. Nice zaman sonra evden yayılan pis kokular üzerine polise haber veriliyor ve adamın evinde can verdiği anlaşılıyordu.

O yıllarda haber bile olsa yine de insanın buna inanası gelmiyordu. Sonraki senelerde bu tip haberlerin çok fazla geldiğini görmeme rağmen yine de hayret etmekten kendimi alamıyordum. Bugün yine bu mevzuyu hatırlamamın sebebi, Norveç yapımı Wisting adlı polisiye dizi filmi seyretmeye başlamış olduğum için… Dizi filmin birinci bölümünde Viggo Hansen isimli yaşlı bir adam evinde ölü bulunduğunda, adlî tıp doktoru ölüm tarihi olarak 3 ay öncesini verince, Larvik Emniyet Müdürlüğü’nün başmüfettişi William Wisting, kızı VG muhabiri Line’ye hadiseyi “zengin ama yalnız ölüm” diye tanımlıyordu. “Müreffeh bir toplumuz, zenginiz ama herkes yalnız yaşıyor ve yalnız olarak ölüyor” diye de izah ediyordu.

Maddi zenginlik olarak her şeye sahip yaşayan Avrupalı/Amerikalı/Kanadalı/Avustralyalılar hayalleri kalmayınca “yalnız” olarak ölüyorlar. Ama tabii ki bu zenginlik ve yalnızlığın büyük ve dehşetli bir arkaplanı var.

Acımasız, iğrenç, pislik, kanlı bir tarihe sahip olan Avrupalılar için mâzileri boyunca önemli olan tek şey “iktidar, güç ve para” oldu. Önceleri kendi topraklarındaki kendi insanlarını ezdiler, köle yaptılar. Kan, gözyaşı ve acıdan kaçabilen en alt tabaka Avrupalılar (ki bunlar hırsız, fahişe, katil, soyguncu, sapık vs) yeni keşfedilen topraklara (Amerika, Avustralya) kâh kaçarak kâh zorla gönderilerek, oralarda yeni hayatlar kurdular. O felaket ortamının girdabındaki gariban Avrupalılar için 16. asırdan itibaren bir hayal belirmeye başlamıştı: Amerika… Maceralarını da “Thieves of the Wood – The Flemish Bandits – De Bende van Jan de Lichte” adlı Belçika yapımı dizi filmden takip ettiğimiz Jan de Lichte Amerika’ya gitme hayalleri kuran Belçikalı eski bir asker ve yeni bir soyguncudur. Vlaanderen (Flanders) şehrinde geçen hadiseler 1747 senesinde Jan’ın 5 yıllık askerlik vazifesinden dönmesiyle başlıyor. Belediye Başkanı ve meclis üyeleri, aralarında halkı daha da çok nasıl soyacaklarını konuşurlarken, şehrin oğlancı başpapazı işkence ve idamları organize ederken, fahişeler/uğursuzlar/hastalar/hırsızlar yakındaki ormana kovulurken Flanders’e gelen Jan de Lichte’nin gözünden Avrupa’nın göbeğindeki rezil hayatları takip edebiliyoruz. İşte bu kepazeliğin ortasında Jan “hayalleri olmayan bir hayat nedir ki?” diye sual ediyor. Çünkü Avrupa’nın zayıf, aşağı tabaka halkının tepesinde pek çok baskı unsuru vardır: Papazlar, Krallar, Derebeyleri, Haydutlar, Asiller, Savaşlar ve aşırı miktarda tahsil edilen vergiler…

Dizginlenemez ihtiraslarını, hayvanî arzularını gerçekleştirebilmek için dünyanın ulaşabildikleri her yerine gittiler, buldukları herşeyi aldılar, keşfettikleri her memleketi sömürdüler, acımadılar, merhamet göstermediler, en ufak pişmanlık duymadılar. Avrupalılar için hedefe varmak yolunda herşey mübahtı. Gün geldi ekonomiyi kullandılar, gün geldi Tanrı’yı, gün geldi alttan alıp tevazu gösterirmiş gibi yaptılar, gün geldi kaba kuvvet kullanarak yüzlerce, binlerce insanı katlettiler, gün geldi kurnazlık yaptılar, gün geldi işkenceyle zulümle ele geçirdiler. Zannettiler ki, zenginlik herşeyi halleder. Fakat bugün geldikleri nokta, dis-ütopik bilimkurgu filmlerindekine benzer bir manzara arzediyor: Karanlık, hem de zift gibi simsiyah bir gelecek bekliyor Batılı/Modern/Zengin toplulukları…

Para, iktidar, güç, teknoloji olarak ulaştıkları zirveye bir bakacaklar ki, bulundukları yer aslında bir yanardağın ağzıdır ve fokur fokur kaynamakta olan volkan da patlamak üzeredir. İşte o gün kaçacakları bir yer kalmadığını görecekler.

Yazar Hakkında

Gaziantep'de doğdu, liseyi bitirdikten sonra üniversite tahsili için İstanbul'a geldi. Üniversitede okurken Bâb-ı Âli'de yarı-zamanlı işlere girdi. Çeşitli dergilerde ve basın kuruluşlarında çalıştı. Hikâyeleri ve düz yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı. Özel radyo ve televizyonların yaygınlaşması üzerine çeşitli televizyon kanalları ve radyolarda yönetmen, programcı, metin yazarı ve sunucu olarak çalıştı. Yayımlanmış beş adet kitabı bulunmaktadır: Şehitlerin Efendisi Hazreti Hamza, Serseriler, Kalbimi Dağlarda Bıraktım, Gizemli Bir Dünya: Sinema, Gecenin Kemanı. Radyofonik ve televizyon filmi senaryoları yazdı. 2006'dan beri serbest olarak senarist, yönetmen, belgeselci, haberci olarak çalışmaktadır. Amatör olarak fotoğraf çekmektedir. Son dönemdeki yazıları dunyabizim.com, alemihaber.com, dunyabulteni.net, haberajandanet.com sitelerinde ve divanyolu ile kültür ajanda dergilerinde yayımlandı.

Yorum yaz