Bir sorun üzerine nasıl konuşulur? Son zamanlarda bu soru üzerine daha çok düşünürken buluyorum kendimi. Kamusal alanda söz almanın kendine has tehdit ve tehlikelerini bir kenara bıraksak bile, konuşmak, görece özel bir halka içinde bile zordur. Çünkü bir sorun üzerine konuşmak, konuşanı en iyi ihtimalle, eğer kişi talihliyse, o sorunun bir parçası kabul eden bakışları, eğer talihsizse, doğrudan o sorunun müsebbibi olarak itham eden pasif suçlayıcı yorumları beraberinde getiriyor. Böyle olunca da soğuk savaş stratejileri ilişkileri, iletişim biçimlerini belirleme makamına geliyor.

Konuyu genel bir “sorun üzerine konuşma” bağlamından çok gündelik hayat içerisinde iş ilişkileri bağlamında konuşmayı istiyorum. “Dünkü” veya “bugünkü” sorun nasıl ifade edilir, bir mekân içre beliren problemleri aktarma dili nasıl olmalıdır, bu aktarmanın sorunu çözmede yararı var mıdır, hiç değilse bir tecrübe aktarımı olması bakımından kıymetli midir gibi sorular karşımıza çıkıyor. Bu sorulara verilecek ideal cevaplarım olduğu için değil, gerçekten bu meseleyi önemli bulduğum için düşünüyorum.

Bir örnekle devam edeyim. Geçtiğimiz aylarda Türk futbolunun yeni değerlerinden Kerem Aktürkoğlu’nun bir YouTube kanalına verdiği söyleşide yaptığı muhasebe oldukça dikkat çekiciydi. Bu söyleşide Aktürkoğlu Galatasaray’a gelene kadar yaşadığı süreçleri samimiyetle anlatıyordu: ne tür bir ayrımcılığa maruz kaldığını, nasıl bir hiyerarşi altında ezildiğini, en önemlisi futbolu bırakma noktasına nasıl geldiğini… Dinlerken yakınlık hissettim, daha da ötesinde kendisini anladığımı hissettim, hareket sahalarımız bambaşka bile olsa. Türkiye’de farklı alanlarda bir şeyler yapma süreçlerinin ne tür benzer sorunlar içerdiğini düşündüm. Sonrasında Aktürkoğlu’nun röportajına “e Galatasaray’dasın, oynuyorsun işte” diyen yorumcuları da, mealen “biz de o yollardan geçtik, bu işler biraz da böyledir, bu şekilde konuştuğuna ilerleyen yıllarda pişman olacağını düşünüyorum” mealinde yorum yapan teknik adamları da dinledim. Böyledir, bir sorun söz konusu olduğunda herkes biraz haklıdır. Nasreddin Hoca misali, kimi dinleseniz “sen de haklısın” dedirtecek kadar bir noktayı muhakkak görürsünüz. Bu sebeple, mesele o noktaya dayanılarak varolan problemler gözden kaçırılıyor mu meselesidir biraz da.

Doğrudur, güllük gülistanlık, her türlü gerilim unsurunun devre dışı bırakıldığı, tıkır tıkır işleyen, herkesin hakkı hukuku gözettiği dört dörtlük yollar, mekanlar, işler ve güçler yok.  Melekten hallice insanlar bir iş için bir araya gelse, o işin gereklilikleri, ortaya çıkardığı iletişim süreçleri ve güç ilişkileri dikkatle yönetilmesi gereken idari sorunları beraberinde getirecektir ve kaçınılmaz olarak birtakım sorunlar yaşanacaktır. “Öyleyse yapacak bir şey yok, sorun kaçınılmaz” diyerek cümlemi tamamlamak niyetinde değilim. Vakıayı ortaya koymadan, sorun üreten kişi ve şartlar üzerine beylik beylik konuşmayı da bir başka problem olarak görüyorum. Tam da bu gerekçeyle, hiçbir zaman karşılaştığım sorunları adeta o mekânı terk etmek ve kendimi haklılandırmak için tetikte bekliyormuş gibi bir tür gizli heyecanla SEBEPLER listeme sıralama yoluna gitmedim. Canımın yandığı zamanlarda dilimi tutmakta hayli zorlandığım olmadı mı, tabi ki oldu. Ama sonrasında bir başkasının nazarından baktığımda tahammül sınırlarını zorlayacak kendi hatalarımı da gördüm.

Sorunların konuşularak çözülebileceğine neredeyse ihtimal vermeyen biri olarak, konuşmanın bir sorunu çözmese de o sorunla birlikte yaşamayı kolaylaştıran imkanlar sunduğunu düşünüyorum. Bu sebeple Aktürkoğlu örneği üzerinden söyleyecek olursam, onun anlattıkları, hiçbir şeyi değiştirmese bile, aynı yollardan geçen bir gencin vazgeçmemesini sağlayabilme ihtimali dolayısıyla kıymetli. Çünkü vazgeç(iril)enlerin söz hakkı olmuyor, kaybettikleri yerde üstüne toprak atanlara “durun” diyecek mecal bile bırakmayabiliyor dönen çarklar. Bununla birlikte ve buna rağmen şunu söylemekte de yarar var: “Herkes her şeyi biliyor.” Bu bir tahkir ifadesi değil. Kendimi bir sürecin mağduru hissettiğim hemen her durumda derdimi kiminle paylaşsam anlattıklarıma dahil olan kişi, kurum ve süreç ne varsa ilgililerinin malumu olduğu gerçeğini gördüm. Bu görü sebebiyle susmayı bir yol olarak teklif etmiyorum. (Bu cümleyi mezkûr futbolcunun açıklamalarından bağımsız söylüyorum) Yen içine sığmayanları bir yaygara ve ifşa diliyle imha etmeden gösterebilmenin yolları olduğuna inanıyorum.

Vazgeçmeyen ve bir şekilde kendi yolunu izleyebilenlerin genellikle konuşmadığını görüyorum. Bu konuşmama kimi zaman “söze hacet yok ben iş üretiyorum” kıvancıyla, kimi zaman da yukarıda bir örneği görüldüğü üzere, “herkes bu yollardan geçiyor” şeklinde bir normalleştirmeyle gerekçeleniyor. Esasında sorunlara ve güç ilişkilerine kendi ideallerinden vazgeçenler ve içten içe kaybettiklerini düşünenler daha çok dikkat çekerler çünkü insanız; nerede, neden vazgeçtiğimizi ve nerede kaybettiğimizi kendimize dahi itiraf etmemek için dört başı mamur gerekçelere sarılmakta son derece mahiriz. Bunlar son derece yerinde gerekçeler ve aşılamayacak birtakım hususlara dayanıyor bile olsa “kaybedenin” sözüne zaten çok da itibar edilmiyor. Bu durumda konuşan, haklı olduğu hususların hakkı teslim edilse bile, tekinsiz bir dilin memuru olarak kodlanıyor.

Nihayetinde söylemeye değer bulduğum şey, varolan sorunları normalleştiren ve sonrasında sürdüren bir yaklaşımın uzağında durmanın da bir konuşma biçimi olduğudur. Bu, yaygın konuşma biçimlerinin hiçbir şeyi değiştirmeyen, bilakis çoğu zaman sorunları daha da pekiştiren ve içinden çıkılamaz hale getiren yapısına kıyasla çok daha etkili bir konuşma biçimidir. Tabi ki vazgeçmeden, sabitkadem yürümeye devam edildiği takdirde.


Huzur, selamet ve birlik getirmesi duasıyla Kurban Bayramı’nız mübarek olsun.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

Yorum yaz