Siyasetin pratikte bir alan savaşı olduğu söylenebilir. Bir alan sınırları ve ekseniyle kendine has imkanlar içerir. Bir taraftan, o imkanlar doğrusu ve yanlışıyla binbir umutla yaldızlanır ve hedeflenen şeyin kendisi haline gelir. Diğer taraftan arzular, yönetebilme imkanını vadeden o alan içindeki kurumları ele geçirme dürtüsüyle mahmuzlanır. Bizim kuşak, yani 90’larda doğanlar, üniversitelerdeki öğrenci gurupları arasındaki çatışmaların şeklini, seyrini daha çok eskilerden dinledi, kitaplardan okudu. Yani kendimizi çetin bir kamplaşmanın bir tarafına doğmuş bulmadık. 80’lerdeki boyutta olmasa bile, yine benzer gürültüler çıkarılıyordu da, belki de ben bu sesleri anlam ifade eden bir şeye tahvil edemedim. Sınıfta hâkim ses olmayı da, koridorları ve kampüsü “onlara” bırakmamayı da bir amaç olarak göremedim. Üniversite yıllarında bile, bilinç düzeyinde olmasa bile, bu yöndeki bir amacın “sınıf”a, “üniversite”ye ve bunların üzerinde durduğu “zemin”e bir kıymet atfetmeyi gerektirdiğini hissediyordum.
Bakılırsa, bugünün Türkiye’sinde hâlâ eski öğrenci hareketlerinin ve siyasal kamplaşmaların izleri, o dünyada iş tutan veyahut iş verilen aktörlerin dolaşımda olduğu görülecektir. Bir “öncesi-sonrası” galerisi yapılsa akan onca gözyaşının, kanın ve harcanan zamanın neye hizmet ettiği öyle zannediyorum ki yine anlaşılmaz. Anlaşılacak olan, olsa olsa geçmişin getirdiği bir yükle herkesin bugünkü hedeflerini bileylemesi olur. Peki hedef ne? Haddizatında büsbütün çürümeye yüz tutmuş bir kurumun, bir hedefin içeriğini oluşturması ne anlam ifade eder? Çokları için, bu ziyadesiyle anlam ifade ediyor. Bunun için de tartışmalar bu yapıların el değiştirmesi ya da muhafazası üzerinden yapılıyor. İttifaklar, yoldaşlıklar, iç hesaplar ve günübirlik kulisler yapısal bir çürümüşlükten güç devşirmeyi amaçlıyor. Çürüme ile yapının ilişkisini gözardı edecek şekilde yapı ve görünür aktör ilişkileri tesis ediliyor. Kıymet atfedilen siyaset anlayışı, Müslümanların bilfiil varlığına, değer dünyasına kasteden bir sistemin çoktandır yok olmaya yüz tutmuş taraflarını onarmayan bir anlayış olmalı değil mi? Bir yol tutma biçimi düşünün ki, elde tutarak veya ele geçirerek çürütücü olanın kendini onarması için ona mühlet tanıyor. Çürütücü olan kendisini onarırken muhatabında öldürdüğü her bir hücre onun bünyesini düşünceden uzaklaştırarak reaksiyoner bir alana mahkûm ediyor.
“Sınıf”a, “üniversite”ye ve bunların üzerinde durduğu “zemin”e bir kıymet atfetmedim dedimse kendi sıramda birilerinin keyif çatmasına göz yumdum demedim. Dersleri dinlemedim. Masal dinlemek yerine mesela masal okudum. İkamet yerim pencere kenarı oldu. Uygun adım gitmektense yerimde saymayı sevdim. Ama iştahını kendisine verilen tepkilerle besleyen tetikçi örgüt tilmizlerinin sağına ve soluna ilişmeye hiç gönül akıtmadım. Çünkü onlarda amaçladığı “şey”in mahiyeti üzerine düşünen bir aklı göremiyordum. Bugün de göremiyorum. İnsanın bastığı toprakla halis bir ilişkisi olması başka, o toprağı çürüten ideolojilerin payandası yapan “zemin”i ve onu tesis eden acente aklını soruşturması başka. “Zemin”i ve onu tesis eden acente akıl üzerine düşünmeyi el çabukluğuyla kriminalize edenler resmi ajandasını takip ettikleri yapıların evvelden beri çürük olan temellerini gözden kaçırarak harladıkları ateşlerin neye alan açtığını ve neyi muhafaza ettiğini biliyor. Benim bildiğimse şu: Bir geri çekilme pratiği veya reaksiyon olarak değil fakat çürütücü olanın kendini onarmasına müsaade etmeden durabilmek, eş deyişle bu yönde bir adım atabilmek bugün için büyük önem arz ediyor.
