Her yerde karşımıza çıkan bir yargı: “Hakikati söylemenin güç olduğu zamanlardayız.” İnsan olanı biteni okuyabilme ve mutlak hakikati dile getirebilme payesini kendisine veriyor ve kendisini korkuya sevk eden hususlara yaslanarak doğruların konuşulamaz olduğu sonucuna varıyor. Bana kalırsa var olan sorunların önemli bir bölümü insanın kendini bir işe ehil görmesiyle yahut bir konuda söz hakkı olduğuna inanmasıyla birlikte başlıyor. “Bana göre”, “bu böyledir”e dönüşüyor. Nihayetinde “hakikati söyleme/temsil etme” iddiası insanları ve insanların yer aldığı bütün yapıları birer mahkemeye çeviriyor. Hakikati söylemenin zor olduğu yargısında dikkatimizi dışarıdaki şartlara çevirdiğimizde ise “hakikati söylemenin” ne zaman kolay olduğu sorusu karşımıza çıkar. Evet, hakikati söylemek hiçbir zaman kolay olmadı. Fakat mesele gerçekten hakikati söylemek ise bunun bir yolunun her zaman olduğu kanaatini taşıyorum.

Siyasetin ve kurumsallaşmış kötü işleyişin sorunlarına yahut birtakım toplumsal kabullerin problemlerine işaret etmenin, yani “hakikati söyleme” düşüncesinin beslediği bir var oluş biçimi olarak “yalnızlık” yüceltiliyor. Hakikati dile getirdiği için yalnız kaldığını söylemek, hakikate talip olmanın yalnız kalmayı göze almayı gerektirdiğini dile getirmek, yalnızlığın erdemine işaret etmek ne anlama gelir?  Böyle bir noktada durmanın, bir hakikati dile getirme, haklı bir eleştiri yapma düşüncesiyle söz almanın insanı bir tür olgunluğa değil de olsa olsa kendi yargılarıyla hakikati çevrelediğine inandığı bir tür küstahlığa götürebileceğini düşünüyorum. İnsanların “yalnızlığını” ama sözel ama görsel kitlesel bir şova dönüştürmeden yaşayamamaları bu fikrimi destekler mahiyettedir.

Bu bağlamda açık olan, yalnızlık biçimleriyle değil de yalnızlık söylemleriyle karşı karşıya olduğumuzdur. Bu durum dili arınma imkânından mahrum bırakıyor. Dil dikkatinin yerini bir tür lafazanlık alıyor. Lafazanlık; bağlamsız ve acımasızca hakikati dile getirme söylemini pekiştiriyor. Aynı lafazanlık, varsayımlarına dayanarak ürettiği üslup haricinde söz almayı “nabza göre şerbet verme” olarak tavsif ediyor. Halbuki dile getirilenin hakikate tekabüliyeti üslup üzerinden tartılabilir. Hakikati itidal ile, vasatı gözeterek dile getirmekle insanın aklını başına toplaması, öğüt alması arasında özsel bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki gözetilmediği takdirde bir doğruyu holiganca tasdik etmenin biçimleri bir yanlışa holiganca karşı çıkmanın biçimleriyle aynı noktada birleşiyor.

Erasmus, hakikati söylemenin kendine özgü bir zevki olduğu düşüncesine tek bir kayıt düşer: Gücendirmemeyi becermek. Buradan her türlü uzlaşıya açık bir hakikat anlayışına varmak hata olur. Hakikat tüm suhuletiyle dilde ve işte görünürlük kazandığında dahi gücenen ve hatta ona karşı kılıçlarını çekenler olacaktır, geçmişte olduğu gibi. Uzlaşı içermeyen ve insanın onayıyla pekişmeye ihtiyacı olmayan bir hakikate söz ile halel getirmenin, hakikat düşüncesiyle insanları gücendirmenin ne anlama geldiği üzerinde duruyorum. Çünkü mevzu bahis olan gerçekten hakikat ise o söyleyeni de dinleyeni de kuşatacaktır. Söz ile gücendirme insanın edimidir.

Bu anlamda Akifâne bir tavırla “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” demenin, içerden konuşurken, bir çıkar yol olmadığını düşünüyorum. Akif’e bunu söyleten koşulları, doğruyu söylemenin sözü odun gibi söylemekten geçtiği atmosferi göz önünde bulundurarak onu anlayabiliriz. O, hakikatini Müslümanların varlık imkânına karşı sistemli bir şekilde hareket edenlerin şerrinden koruma gayesiyle düşünüyor ve eyliyordu. Fakat dün ve bugün mustarip olduğumuz, yarın da mustarip olacağımız hakikat varsayımları ve bu husustaki tekel iddialarının, bu iddiaların bir yalnızlık söylemi içerisinde hikemîleştirilmesinin maruz görülebilecek bir tarafı yok. Çünkü bugün mezkûr söylem Müslümanların kendi varlık imkânlarını kendi elleriyle ortadan kaldırmalarına giden yolu hazırlayan bir mahiyet arz ediyor. Hakikate talip olmak, hakikate açık olmak ve hakikat üzre olmanın adabıyla söz söylemek insana, yalnızlığını insanları yargılama aracına çevirmesi için alan açmaz. Müslümanlar insanı, insan ile, insanların içinde muhatap alan bir hakikatin muhataplarıdır. İlâhi sözün muhatabı olmak, temsilî hakikat iddialarını, hakikati sınırlama ve tekel girişimlerini, hakikat üzre yalnız olma savlarını temelsiz bırakır.

Yazar Hakkında

1992’de, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz