Kaderde bir Ramazan gecesine ABD ve İsrail’in İran’ı vurduğu haberleriyle uyanmak da varmış. Telefonumun üst şeridine düşen tek cümlelik haber metni ile zihnimde bir an içinde oluşuveren film şeridinden neler geçmedi ki? Bir kulağımda 80’lerden sonra devlet düzeni ve kamusal alanın —İslam’ın siyasal talepleri de olduğu yönündeki mutlak bilinçle— tepeden tırnağa dönüştürülmesi gerektiğini düşünen hemen her Müslüman’ın evine bir şekilde girmiş olan “Hüseyni marşlar”ın tortuları; diğer kulağımda daha çocuk gözlerle dünyaya bakarken itimat ettiğim birçok isimden farklı tonlarda işittiğim “İran hiçbir zaman Müslümanların hayrına adım atmaz, ümmetin içindeki çıban başıdır” telkinleri; bir gözümde dış politikada Türkiye adına olumlu kabul edilebilecek ve seçenek artıran gelişmeler yaşanırken “eksen kayması” tartışmasını köpürten ve muhataplarını İrancılıkla suçlayan aklın tezleri; diğer gözümde Türkiye’de Müslümanların aleyhine olan her taşın altında güneşlenen zümrelerin özellikle 2014 sonrası zirve yapan ve İran’a yerde ve gökte mekan bulamayan hevesleri… Bu cümle daha da uzar. Çünkü bir değil onlarca ses ve görüntünün eşlik ettiği bir yığılma idi yaşadığım. Bu da şaşırtıcı değil zira İran kendi gerçekliğinin çok ötesinde bir ülke. Kendi zaviyemizden söyleyecek olursak İran siyasetimizin güncel talepleri çerçevesinde algılanma biçimi sürekli değişen, algı süreçlerine de sürekli müdahale edilen bir “nesne”. Kendi algısına isteyen herkesin istediği şekli verebildiği bir karışım. Bu sebeple İran üzerine konuşan herkesi biraz sanatkâr kabul edebiliriz.
Mütedeyyin bir ailede, ümmî denilebilecek sıhhatte bir annenin katışıksız imanının ve “Müslümanlar birleşin” yazısının altında Müslümanları vatan kıldıkları öz yurtlarında parya haline getirenlere karşı duyulan sahih bir baba nefretinin tedrisinden ağır aksak geçmiş bir bilinç yumağı olarak İran’ı hiçbir zaman orta sahada göremedim. Bu, tam da sözünü ettiğim İran algısının benim küçük dünyamdaki tezahürü olarak anlaşılmalı. İran ya eşi benzeri görülmemiş gollerin yıldız golcüsü ya da her mağlubiyetin sebebi olan o golü bir şekilde yiyen şikeci kaleci oldu. İran yıldız bir golcüydü çünkü bizim kuşağın da okuduğu üstad kabilinden her bir kalemin satırlarında İran, tüm problemlerine rağmen, 79’un kıyam eden İran’ıydı. Şia’ya karşı alarm zillerini çalanların dahi kaleminde İran, “yapılabilir olan”la iktifa etmenin bir mecburiyet olarak algılandığı topraklara “yapılması gereken”i haykıran bir ihtar, bir imkandı. Üstelik “organik bir halkın yürüyüşü” olarak suların aşağıdan yukarı akıtılabileceğinin de bir ispatıydı. El birliğiyle, iş birliğiyle, omuz omuza ve iman ederek nelerin başarılabileceğini tüm dünyaya göstermişti. İran şikeci kaleci idi çünkü tüm gelecek projesini “devrim ihracı” gerekçesiyle diğer İslam toprakları üzerine kuran, İsrail ve ABD’ye karşı ise gerçekte hiçbir cevabı olmayan, bilakis onlar için de bölgede yürütülecek her tür plan için muvazaalı sebep teşkil eden işlevsel bir sözde düşmandı.
İsrail ve ABD’nin eşgüdüm içinde 28 Şubat 2026’nın erken saatlerde İran’a saldırmasının ve İran’ın lider kadrosunun öldürülmesi haberini okuduktan sonra İran’ı sahanın ortalarında, savunmada ve kanatlarda, ezcümle “yıldız golcü” ile “şikeci kaleci” haricinde herhangi bir pozisyonda görmek mümkün olur mu diye baktım ama bu, yine mümkün olmadı. Bunu anlıyorum çünkü son bir yıldır, özellikle de Suriye’den Esed ailesinin sökülmesine paralel şekilde, sistematik ve hatta yer yer gündemle hiçbir alakası yokken İran’a karşı ciddi bir nefret dalga dalga yükseldi. Sistematik diyorum çünkü bu yükselişin kendi yatağında geliştiğini ve doğal şekilde yükseldiğini düşünmüyorum. Bu dalga, Türkiye’de artan “yerli ve millî” söyleminin rüzgarını da tabii olarak arkasına alınca, değil bu dalganın önünde durmak “acaba”dan yapılmış bir can yeleği ile sahilde kendi başına oturmak bile mümkün değildi. Gelinen noktada İran vuruldu. Bu tablonun en azından İran’a yedi yirmi dört “şikeci kaleci” boyasını dökmekle iş tutanları işsiz bırakması beklenirdi. İran’ın İslam ile ilgisinin sıhhatini sorgulamak, onun “ümmetin hayrına” olan her gelişmenin aleyhinde olduğunu düşünmek ile İran’ı düpedüz bir İsrail ve ABD şubesi olarak görmek birbirinden apayrı şeyler. Fakat insanın hafızası nisyan ile malul. Dönüp bir kendi geçmişimize bakmamız gerekir. Bu ülkede kimler İrancı olmadı ve kimler kimleri İrancılıkla suçlamadı ki?
Daha öncesine gitmeden, ilk hatırladığım “eksen kayması” tartışmaları oldu. Eksen kayması, 2009-2013 yıllarına yayılan ve AK Parti iktidarına yönelen bir suçlamaydı. Türkiye’nin Osmanlı bakiyesi coğrafya ile artan ilişkileri, özellikle Suriye ve İran ile iyi ilişkiler geliştirmesi, Türkiye’nin 2010 yılında BM Güvenlik Konseyindeki İran’a yaptırım kararıyla ilgili oylamada “hayır” oyu kullanması, Mavi Marmara katliamı ve sonrasında yaşanan “özür krizi” gibi gelişmeler Erdoğan ve AK Parti iktidarını sadece eksen kayması suçlamalarının muhatabı kılmadı, daha ötesinde doğrudan “İrancılık” suçlamalarının odağı haline getirdi. Müslümanlar İran’ı derecesi farklı da olsa genel anlamıyla seviyorlardı. Gülen Hareketi ise henüz FETÖ olarak tescillenmediği o yıllarda dost düşman, kendine mâni çıkaran kim ve ne varsa aleyhinde bir “İrancılık” vesikası çıkarıp dolaşıma sokuyor, atmosferi İran aleyhine kışkırtıyordu. Bu, adeta Gülenci olmanın şiarıydı. Beşir Atalay’dan Hakan Fidan’a kimler için İrancılık suçlaması dile getirilmedi, hangi isimler için “İran’da muta nikahı kıydı” tezviratı yapılmadı ki? O dönem MHP kurmayı birçok ismin kasetlerinin bir blog sitesinde yayınlanmasını takiben lise ve üniversiteli gençler arasında her gün yeni bir vekil pornosu izlemenin ve hakkında müzakere etmenin mutada dönüşmüş olması sebebiyle her gelişmeye “mümkün” nazarıyla bakılıyordu. Bazı arkadaşlarımın muta nikahı ile iş çevirdiği iddia edilen isimlerin görüntülerini heyecanla bekleyişlerini ve ilan edilen saatlerde videoların yayınlanmaması üzerine yaşadıkları hayal kırıklığını dün gibi hatırlıyorum.
İrancılık Türk modernleşmesini “Batılı olmak” ile eş değer görenlerin ve hiç değilse Türkiye’nin geleceğini o günkü şartlarda Batı’da görenlerin bir değneğiydi. Müslümanlara en asgari taleplerinde “Suudi Arabistan’a git” diyenlerin repertuvarında İran —Kâbe orada olmadığı için olsa gerek— ikinci sırada yer alıyordu. Türkiye’de tesettürüyle eğitim almak isteyen genç kızlara yapılan İran yönlendirmesinde daha çok “kadınların evinden dahi çıkamadığı İran”a —ne acı ki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’nu hedef alan ABD-İsrail saldırısında çoğu çocuk yüzün üzerinde insan hayatını kaybetti— kıyasla “Atatürk Türkiyesi”nin meziyetlerinin altını çizme çabası hakimdi. Türkiye’yi şahsi mülkü gibi gören ve idare edegelen “Ergenekon muhipleri” içinse İran, eza edip türlü işkenceden geçirdikleri, en iyi ihtimalle de “eğitilmesi gereken canlılar” olarak gördükleri Türkiye’deki Müslümanların çok uzağında bir değer, bir müttefik olarak yükseliyordu. Ali Hamaney’in İran Gerçeği kitabı ne Pınar yayınlarından ne Fecr Yayınları’ndan ne de “İslamcı” veya “İrancı” kabul edilebilecek yayınevlerinden çıktı. 90’larda olsa Seriye veya Ribat adını taşıyan bir kitabevine baskın sebebi olabilecek bu kitap, 2018’de Perinçek familyasının yayınevi Kaynak’tan Türk okurlarına ulaştırıldı. Hamaney vd. isimlerin ölümünü “içimizdeki İranlılar”ın bile gerek duymadığı ölçüde şehadet naralarıyla karşılayanların 28 Şubat’ı bilmem kaçıncı yıl dönümünde bile aşkla alkışlayan bu çevreden çıkması dikkate değerdir.
Aa evet, bizim de bir 28 Şubat’ımız vardı ve ABD-İsrail tam bu tarihin yıl dönümünde İran’ı vurdu. Bizim 28 Şubat’ımızın görünürdeki muhatabı ve İslam aleyhine her işe asker yazılan çevrelerin bugünlerde anma toplantılarında “millî idi” sözleriyle ön sıraları kimseye bırakmadığı merhum Erbakan’ın 2000’lerin başında “Irak-Suriye-İran ve Türkiye’yi vuracaklar” temalı konuşmaları sosyal medyayı boşuna işgal etmiyor. “Allah bir zaliminin eliyle diğer bir zalimi def ediyor” diyenlerin konuşmaları da. Suriye özelinde İran’a karşı on yılı aşkın bir süre içinde biriken hınç, ülkemizde İslam düşmanlığını bir “millî ahlak” olarak benimsemiş çevrelerin dışında ve hiç ummadığım muhitlerde dahi İran’ın ABD ve İsrail eliyle vurulmasına duyulan gizli ve yer yer de açık bir mutluluğu tetikledi. Kalplerde olanın zaman içinde nasıl dönüştüğünün dehşet verici bir tablosudur bu. İran’ın on yıllardır Müslümanların varlığına salt kendi millî çıkarları için kast eden varlığına duyulan öfkeyi, ABD-İsrail ortak saldırısının muhatabı olan insanların ölümüne sevinç duymak anlamına gelecek bir dil ve tavırdan ayırt etmenin en çok da bugünlerde önem arz ettiğini düşünüyorum. Zira Türkiye’de insanlara her köşe başında şematik ve indirgenmiş bir iki seçeneğe razı gelmekten başka bir yol bırakılmıyor. Kendi adıma ne ne idüğü belirsiz bir ulusalcılık ve güdümündeki millîlik, milliyetperverlik, vatanperverlik çatısının kurşunaskerleriyle bir cenaze namazında saf tutmayı ne de ayrı ayrı ama benzer dualara âmin dediğimizi bildiğim insanların günün sonunda sevinç hanesine yazılacak duygularına bu hususta ortak olmayı isterim. Diyeceğim o ki, içeriği sürekli değişen ve değiştirilen politik kavramlara, sürekli yeniden yazılıp bozulan saflara bel bağlayarak sevinmenin ve üzülmenin kimseye yararı yok. ABD-İsrail saldırısını kendisi için tehdit görmeyenlere ve Türkiye’ye hiç. Dolayısıyla bugünkü sorumuz şu: Türkiye bir kere daha, yazmak zorunda olduğu anayasayı değil de yazması gereken Anayasa’yı yazabilecek mi?
Konuya ilişkin bir diğer değerlendirmeyi okumak için tıklayın.


2 yorum
Pingback: Yeni Millî İbadetimiz
Pingback: İran Ethos’unun Otopsisi: Leyla’nın Kardeşleri | Mahmut Çeliker | HAZIRKITA
Pingback: Şam’dan Bir Bulut İnmiş | Hasan Hüseyin Çağıran | HAZIRKITA