Hamaney’in İsrail-ABD eliyle öldürülmesinin ve İran’ın askerî/kamu binalarına ve yer yer sivil alanlarına saldırılmasının ardından başlayan seferberliğe bir açıdan şaşırmıyorum. Çünkü özellikle son bir yıldır yer ve zaman gözetmeyen bir İran aleyhtarlığı gök kubbeyi çepeçevre kuşatmış haldeydi. Özellikle İslamî çevrelerde köşe tutan isimlerin sistematik şekilde kaleme aldığı yazıların, verdikleri söyleşilerin bunda payı büyük. Burada bir hususu zanna sebebiyet vermemek adına belirtmeliyim: Bu kalemlerin bilâistisnâ bir operasyonun ücretli veya gönüllü görevlileri olduğunu söylemiyorum. Bazen kurulan sahne bilinç düzeyinde olmasa bile, hatta birtakım haklı sebepleri de dayanak kılarak, sizi de içerisine alır. O sahne, hassaten o günlerde, size inandıklarınızı söyleyecek ve yayacak araçları temin etmekle iktifa eder. Sosyal medyada aksi yönde de sayısız örnek gösterilebilecek ve sonuna kadar yoruma açık yığınla malzeme önünüze düşmeye başlar. Birden manşetler ve köşeler ısınır. Nihayetinde sizin de bu ısıya paralel mahiyetteki birikmişliğiniz taşmaya başlar. İran’a yönelik nefret; Suriye’deki Devrim Muhafızları zulmünün arşı titretir boyutlara geldiği zamanlarda dahi, ABD-İsrail’in İran saldırısının olduğu şu günlerde olduğundan daha fazla ve yoğun olmamıştı. Bu, hepimize bir şeyler söylemeli. Ortada sistematik ve hiç de tabii ilerlemeyen bir nefret örgütlemesi var. Bu örgütlenme kimi zaman bütünü istisna bırakmaksızın tüm parçalara indirgeyerek veyahut kötü olan bir unsuru genele teşmil ederek parça-bütün mantık hatasını da kitleselleştiriyor.
Bu nokta, yani ABD-İsrail’in İran saldırısının devam ettiği, bir kız ilkokulunun dahi vurulduğu ve çok sayıda çocuğun can verdiği bir aralıktaki İran ve Şia nefretinin, bu nefreti çok daha hak eden zaman dilimlerinde dahi bu denli kesifleşmediği nokta ise tam da şaşırdığım noktayı teşkil ediyor. İtidal ve teenni şuuru en çok böyle zamanlarda gerekli. Müslümanların hakkında ihtilaf içerisinde oldukları konularda başka bir yoruma alan açmayacak şekilde üst perdeden ve tam da günün beklentisine uygun şekilde esip gürleme hali bana hep problemli gelmiştir. Burada iki hususu açmakta yarar var: Şia’yı “Âlem-i İslam” içerisinde görmeme noktasında hüküm vermek bu yazının boyutlarını aşar. Pratikte İran’ın kendi millî çıkarlarını ve görünürde Şia etiketiyle takdim edilen programını Müslümanların aleyhine olan yerlerde öncelediği sayısız gelişme ve karar sadece tarih sayfalarında durmuyor, Suriye’de bunun kanlı ve açık örneklerine bizler de şahit olduk. Fakat diğer taraftan Ehli Sünnet çizgisinde, hâzâ Müslüman olarak yaşadığını yakînen bildiğim, îtimad ettiğim ve hayatı kariyer hesaplarının çok uzağında bir şahsiyetle yaşadığına şahit olduğum insanların da “Suriye’de yanlış olan politika başından beri bizimkiydi” dediğine defalarca şahit olmuşluğum ve gerekçelerini hak veremesem de dikkatle dinlemişliğim var. Her halükarda, Suriye’de bugünkü ve görünürdeki tabloyu tümüyle lehimize kabul ederek bugünün bakış açısı ile bölgede başından beri olan bitenleri değerlendirmek hem kendini kendi ileri sürdüğün tezlerle doğrulayıcı hem de son derece kolaycı bir pozisyona ikna olmak anlamını taşıyor. “Arap Baharı” sürecini ve akıbetini de gün gün takip etmiş insanlar olarak bu nazarla düşünen insanların neye ve nerelere şerh düştüğünü anlamak gerekir. İkinci ve benim için daha önemlisi ise şu: Günün beklentilerine uygun bir söylemin pervasız sesine şehvetle dahil olmak. Bugün dünyanın ortak paydası “İran’a sövmek”. Bu, aynı zamanda bizim yeni millî ibadetimiz biçimini de almış görünüyor. İsrail’in dünya siyasetini rehin aldığı ve bunun görülmemesinin imkânsız hale geldiği bir aralıkta nasıl olur da bir başka başlık, üstelik neredeyse tüm nefret oklarını üstünde toplayarak İsrail başlığının önüne geçebilir? E işte sorun zaten bu, İran ne yaptı da bu mümkün olabiliyor diyebilirsiniz fakat bunu dediğinizde bu nefret kümesinin tümüyle organik olduğunu varsayarsınız.
Hz. Ali’nin hak üzere olduğunu düşünürken “Muaviye’ye sövmek” haricinde bir yolun imkânı yokmuş ve yaşanan hiçbir şeyden ders almak mümkün değilmiş gibi ilerlemenin Müslümanlara fayda sağlamadığı tecrübeyle sabit. Açıkçası, İslamcılığın hafızasına ülkece ihtiyaç duyulan bir alandayız. İslamcılık Türkiye’nin bugüne kadarki “millî ibadetleri”nin ne kadar sıhhatli olduğuna yönelik bir soruşturma, kamusal alanda oy birliği temin edilen konulara ise ısrarla düşülen şerhler olarak da değerlendirilebilir. Ne Akif ne Necip Fazıl ne Sezai Karakoç ne de Nurettin Topçu (birçok isim eklenebilir) günün trendi olan siyasi söylemlerin kitleselleştirilmesi için borazanlık yapmış isimler. Tam aksine İslamcılar, Türkiye’nin İslam ile kaim olan varlığına ilişen her türden, ister “millî” isterse de “yerli” olsun araza karşı itirazlar yükselten isimler oldular. Üstelik bunu, Akif Emre’nin ifadesiyle, maddi, yasal zorluklar içinde ve kendilerini anlatmada kullanmak zorunda kaldıkları dolaylı ifade biçiminin ortaya çıkardığı zâfiyetler içerisinde yaptılar. Bu sebeple, seslerinin ve yorumlarının problem içeren taraflarının önüne bu husustaki dikkatlerinin konulması gerektiğini düşünürüm. Bu dikkati bugüne taşıyacak olursak, kendi bünyemizde de var olan —aynıyla olmasa bile köken itibariyle benzer nitelikteki— bazı sorunlara başka bünyelerde rastlayınca dengesiz ve denetimsiz nefret kusma seanslarına girmenin makul olmadığı anlaşılır hale gelir. Çünkü o nefretin ne kurucusu ne de yöneticisiyiz. Türkiye ve dünya için asıl tehdidin İsrail olduğu, bu tehdidi algılayabilen herkese düşenin de bu tehdide karşı en ufak katkıyı sunabilecek halkların, devlet kapasitelerinin ve tecrübelerin günün sonunda bizim de aleyhimize olacak şekilde feda edilmemesi gerektiğini hatırlatmak istedim.
Konuya ilişkin bir diğer değerlendirmeyi okumak için tıklayın.

2 yorum
Pingback: İran Aynasında Kırılan Sevinçler ve Hüzünler Üzerine
Pingback: Sessiz Nüfuzun Anatomisi: Hudson Institute Türk Basınını Nasıl Kullanıyor? | HAZIRKITA | HAZIRKITA
Pingback: Karaoğlu: "Azgını Tanıyoruz, Muhatap Mazlum Durumda" | HAZIRKITA | HAZIRKITA