Bütünlük arayışı, birlik arayışı insanı hep bileylemiş, onu düşünmeye, bir şeyler yapıp etmeye sevk etmiştir. Bütünlük arayışının rehberlik ettiği düşünceler yoğun ateş üstündeki kazanlar gibi içine aldığı her şeyi eritmiş, bir örnek kılmış ve dahası bunu, farklılığın görünmez kıldığı cevheri, esas olanı açığa çıkarma sevinciyle yapmıştır. Bunları söylemek bugün, yani tahakkümcü fark politikasının hükümferma olduğu ve aynılık kesbeden her şeyin –energia’nın nihai formu olarak- theroia’nın arenasında işlevsiz kılındığı bugün, vakıayı biraz daha anlaşılır kılmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor gibi görünüyor. Hâlbuki bütünlük ve birlik arayışı, kıyıcı fark rejiminin her alanda yürürlükte olduğu günümüzde de hükmünü icra ediyor. Bunu bir tarafıyla, her şeyin farkın dolayımına sokulduğu hümanizmin yeni bir formu olarak değerlendirmek mümkün olduğu kadar, kapitalizmin yeni bir içerme politikası olarak değerlendirmek de mümkün. Cemaatsiz, örgütsüz, bağsız (veyahut bu bağlarının belirleyiciliğinden arındırılmış) bireyler, daha doğru bir ifadeyle “veri yumakları”, oluşturdukları müstakil müşteri hesaplarıyla farklılaştırılmış ara yüzlere, özel teslimat ve iletişim seçeneklerine sahip olarak, yani her aşamada kendi tekilliğinin vurgulandığı süreçler içerisinde bir 21. yüzyıl bütünlüğünün parçaları. Tüm birlik biçimlerini içinde eriten bir fark pratiği olarak 21. yüzyıl bütünlüğünden söz edilebilir.
Mezkûr bütünlüğün sirayet etmediği bir alan yok. Mesela dildeki, düşüncedeki, pratikteki heteronormatif yapıyı kırma ve Batı metafiziğinin şiddet ve tahakküm üreten yapısını işlevsizleştirmeye matuf cinsiyet tartışmaları dünyanın en ücra köşelerine kadar LGBT+ hareketlerini perde perde dayatıyor. Tabiatı tepeden tırnağa talan eden Vitruvian Man, türlerin çokluğunu ve biraradalığını telkin eden bir ekolojik ihtar biçimini, Batı haricindeki yerleri üçüncü sınıf sanayi bölgesine, savaş ve talan coğrafyasına, en merhametli haliyle açık hava cezaevine çevirmeye devam ediyor. Ne gariptir ki bu arayışların hamallığını da yine mâdunlar üstleniyor. Türkiye’yi Batı’nın sınır ilişkisi itibariyle mücavir alanı, NATO bağları çerçevesinde ileri karakolu, acentacı ideolojik angajmanı sebebiyle bir parçası olarak içselleştirenler çağdaş düşünce trendlerinin tutkulu taşıyıcıları olmakta bir beis görmüyorlar. Dolayısıyla 1995’teki Dayton iştirakinin el ayak bağlayan ithal ve derleme politik müfredatını bir tür ortak mutabakat, imkan ve kurtuluş reçetesi gibi sunan masaların 100. yılında Türkiye’de kurulması, yeşil ve sol vurguları eşliğinde LGBT+ tezlerinin başının üstelik resmî ajanda ve kitapların müzmin ötekisi Kürtlerin siyasi temsilciliği iddiasındaki hareketlerce çekilmesi her ne kadar garip olsa da şaşırtıcı değil.
Farklı unsurları 21. yüzyıla özgü hususiyetler taşıyan bir bütünlük politikası içerisinde eriten rejim, bir taraftan psikopolitik tekniklerle satış modelleri üretiyorken, katılımı gönüllü hale getirecek bir iştiyakı bireylerin balta girmemiş ormanlarına ekiyorken, kendi politik müfredatını da programına talip olan masalar eliyle Batı haricine taşıyorken diğer taraftan güdümlü bir milliyetçiliğe sözde “soylu bir direniş” alanı bırakmakta beis görmüyor. Böyle çünkü Batı düşünce tarihinin evrenselci, soyut, toptancı ve kıyıcı logos’una karşı koyan soylu ruhlar genellikle ve bir noktadan sonra konumlu, bedenli, somut ve ilişkisel varolmayı önceleyen milliyetçi pozisyonlardan konuşmaya kendilerini mecbur hissetmişlerdir. Usura’nın ekonomi-politiğine ve bütünleştirici kazanına karşı ortaya çıkan öfke patlaması, ne acı ki, masumu suçludan ayırt edecek ferasetle söz almayı becerememiştir.
Bizde durum farklı mı? Bu soru şu bakımdan önem arz ediyor: Farklı unsurları 21. yüzyıla özgü hususiyetler taşıyan bir bütünlük politikası içerisinde eriten rejim, sadece satış modelleri, yeni cinsiyet politikaları, benzemezleri bir araya getiren masa ve müfredatlar üretmiyor, aynı zamanda direniş alanlarını ve ideolojilerini de üretiyor. Yükselen milliyetçilik de bu bakımdan Türkiye’ye özgü değil. Müslümanlar bir taraftan 21. yüzyıla özgü bütünlüğün isimsiz ve iştahlı (daha doğrusu tava getirilen) müşterileri olarak içeriliyor, diğer taraftan farkı ve farklılaştırmayı esas alan küresel rejimin herkese açık olan sandallarından ilk attıkları şeyler olarak dışlanıyorlar.
Bu tablo içerisinde Türkiye, Batı nazarında bir açık hava cezaevi ve göçmenler için son durakken, göçmenler nazarında ekseriyetle Batı’ya geçmenin bir ara durağı olarak görülüyor. Yani Batı’ya ağzından salyalar akıtarak imrenen seküler çevreler de, göçmenlere iğrenerek bakan ulusalcı-milliyetçi çevreler de muhataplarının nazarında kendilerini gördükleri sıklete sahip değil. Türkiye’nin yerini bilmesinin her zamankinden dana çok önem arz ettiği bir dönemdeyiz. Bu yerin, Türkiye’nin İslam ile olan rabıtasının gözetilmeden anlaşılabilmesi mümkün değil. Bu sebeple birlik ve beraberliğin çürütücü formlarına karşı ayrıştırıcı bir “İslâm cemaati” varlığının arayışına ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç “yerini bilme” idraki için öncelikli bir mesele olarak önümüzde duruyor. Anadolu Müslümanının, Kürtlerin (ve farklı çehreleriyle inkılap tarihinin ve birtakım resmi ajandaların ötekilerinin) görev savar gibi bedel ödedikten ve öncelikli hedef olmaktan çıktıktan hemen sonra ağız birliği içinde yeni kurbanları (mesela Suriyelileri) sorunsallaştırması çok acı bir tablo ortaya çıkarıyor. Bu tabloda küresel ölçekte yükselen ve Türkiye’de de özellikle 15 Temmuz 2016’dan sonra nükseden milliyetçilik dalgasının rolü göz ardı edilemez. Sorunun yukarıda işaret ettiğim harici kaynaklarını görünmez kılan bir rol sözünü ettiğim. Türkiye’de İslam’ı kültürel bir unsur olarak kısa, orta veya uzun vadeli devlet ve parti politikaları için araçsallaştıran milliyetçi vasatın kurumsallaşma ve toplum nezdinde içselleştirilme ihtimali Müslümanlar için büyük tehlike kabul edilmelidir.
Önceki bölümü okumak için tıklayın.
![Not Defteri [36]](https://www.hazirkita.net/wp-content/uploads/2022/12/valeria-reverdo-v-sx4zys-fA-unsplash-850x516.jpg)
2 yorum
Pingback: Not Defteri [37]
Pingback: Not Defteri [38]