Bizde böyledir, bir şeyi ya sever ve sevdiğimizi sevdiğimiz yerinden haketmediği ölçüde büyüte büyüte imha ederiz ya da nefret eder ve muhatabımızı nefret ettiğimiz yerine indirgeyerek küçülte küçülte imha ederiz. Bu imha sürecinin sağ kalanları elbette vardır. Onlar Türkiye’nin sesine kulak verenler yani bir meseleyi hiçbir hal ve şartta kendi bağlamı içerisinde tartışmayanlardır. Çünkü sorun bir noktaysa, noktayı imlâ ve gramer ölçeğinde tartışmak istediğinizde kendinizi farklı noktalarda konumlandıran politik imha görevlilerinin ve gönüllülerinin masasında bulursunuz. Noktaseverler Derneği bir ertesigün bildirisiyle bir anahaber bülteninde vatana ve millete nasıl hizmet ettiklerini dinleyen ateşli bir kalabalığın önünde arzıendam ederler. O güne kadar başı hep doğru yerde nokta koyamadığı işlerden derde girmiş olan envai çeşit kifayetsiz muhteris ve harcıalem insan müsveddeleri bu ülkenin hiçbir zaman bir nokta sorunu olmadığını, olmayan bir sorunu konuşarak sorun çıkaranların kimlere ne amaçla hizmet ettiğinin açığa çıkarılması gerektiğini, bu konuda da en büyük görevin bu ülkenin yürekli savcılarına düştüğünü söyleme ortak paydasında birleşiverir. Sadece bir noktaya ilişkin düşmek istediğiniz şerh, nokta üzerinden her şeyin konuşulduğu bir politik talan alanına çevriliverir. İşte bu talan, size, bir konuyu kendi bağlamı dışında tartışma eğilimini dayatır. Siyasal yapı, bir yandan size açıklığı, dürüstlüğü telkin eder belki, ama diğer taraftan açık ve dürüst olabileceğiniz zemini ayaklarınızın altından çekip alır. Olur da ayan beyan bir samimiyet ile söz almanın erdem olduğuna inandığınız bir an olursa, o an içerisinde toplumsal sağduyu galebe çalar ve sizi kurşuna dizer. Kurşuna dizilmeyi kim ister?

Konuyu bağlam dışında tartışmanın yetkin bir örneğini vererek zihninizi berraklaştırayım: Yedi yirmi dört azap verici bir trafiğin, tıkanıklığın ve sıkışmışlığın içinde can çekişen Fevzi Paşa Caddesi’nin Vezneciler’e bakan tarafında, dekorasyon tercihleri ve ölçülü, öğrenilmiş müşteri karşılama teknikleriyle beni tedirginlik içerisine sürüklemeyen, “iş gören” küçük bir esnaf lokantasındayım. Bir tarafta televizyon açık, kimsenin dinlemediği fakat hayatın kendi akışında devam ettiğini hissettiren bir kayıtsızlığa doğru anlaşılmaz birtakım sesleri mekâna boşaltıyor. Diğer tarafta masalarda oturan ikili-üçlü-dörtlü gruplardan yükselen sesler uğultu ortak paydasındaki yerlerini alıyor. Bütün bu karmaşa içerisindeki ses vasatını skandal boyutunda kesebilen, sivri mi sivri, itici mi itici bir ses… Kendisini ayırt edilebilir kılan bütün olumsuz çağrışımları yüklenircesine uğultuyu kesiyor. Telefondaki muhatabı yalnız değil. Yemek yerken dikkatimi dağıtan hatta iştahımı kaçıran, insanlığa dair birçok düşüncemi o dakika gözden geçirmeye teşvik eden bir kıyıcılık içerisinde, sesinin yükseldiği her anı makasla parça pinçik ediyor. Bu rahatsızlığı duyan yalnız ben değilmişim ki, yan masasındaki bir diğer kadın kendisini nazikçe uyardı: “Biraz sessiz konuşmanız mümkün mü?”

Bu soru zamanı bir an için sekteye uğrattı; sanki herkesin yapılmasını beklediği fakat cesaret edemediği o şeyi yapan birine insiyaki olarak hayranlıkla bakıp sonra başına geleceklerden sorumlu olmamak için olağan kayıtsızlığına dönüverdiği bir an yaşandı. Kadın, ana dili olmadığı için haliyle, bozuk bir Türkçeyle ve daha yüksek bir sesle ateş etmeye başladı: “Herkes konuşuyor. Ben mi? Sadece ben mi? Neden bana söylüyor? Sen, ben yabancı olduğu için bunları söylüyor. Ben yabancı, savunmasız diye.” Uyarının sahibi, yani konuyu kendi bağlamında konuşmaya çalışan ve çözüme yönelik bir talebi dile getirme yanılgısına düşen bahtsız, bir süre sorunun varlığı değil, herkesi rahatsız edecek bir yükseklikte konuşması olduğunu ifade etmeye çalıştı ama dinleyen kim.  Sağduyu daveti kendisini, muhatabından sadır olan yargı yığını içinden eşinerek kurtulmaya çalışan bir haşerata, potansiyel bir suçluya çevirivermişti. Tartışmanın bir anda geldiği nokta, noktanın tartışmayı çivilediği bağlam, bağlamın zihnimde tuttuğu yer, yerin ayaklarımın altından çekiliverişi birelden beni sarstı. Patates oturtma ile pilav yemeye ara verdim ve düşündüm: Bu olaya şahit olmasaydım ve gazetelerden okusaydım vereceğim hükmü düşündüm. Bunun, muhtemelen örneğine hayli fazlaca rastladığımız hazımsız bir yerli üretimin, yine gariban ve savunmasız bir göçmenin üzerine çullandığı vakıalardan biri olacağına hükmedecektim. Bu olayda, yabancı olduğu için herkesin içinde tahkir edildiğini düşünen kadın, konuyu tartışmak için tercih ettiği bağlam dikkate alındığında, yaşamaya başladığı yerin, yani her şeyi bir başka güzel olan nadide ülkemin, havasını ciğerlerine bir güzel çekmiş görünüyor. Bu haliyle, başı öne eğilmeyecek, sırtı yere gelmeyecektir. Bu sözlerim Başıöneeğilmeyenvatenseverler Birliğini, Sırttedavisiiçingecegündüzçalışan Çağdaşhekimler Derneğini, Yerdeğilyurtdayanışma Cemiyetini, Heroyunagelmeyençetinçevizler Sendikasını ve bilumum kravatlı veyahut röfleli fıstık ezmesini rahatsız edecek olsa da ben bu ülkede hala az tuzlu dil peynirini tulum peynirine tercih edenleri yani bağlam dışı konuşanları anlayışla karşılamamaya devam edeceğim.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

1 Yorum

  1. Pingback: Tekzip Metni

Yorum yaz