İnsanlar adâlet istiyor. Bu cümle, insanlık tarihinin mottosu olabilir. Zaman içerisinde bu talebin tarafları değişiyor. Bağlam, talebin şeklini değiştiriyor. Fakat isteğin esası net… Söz konusu değişimler inançta ve ideolojide farklı mevzileri ortaya çıkarıyor. Kimisi adâleti insandan, kimisi iktidar yapılarından, kimisi seçilmiş hükümetlerden, kimisi masonik yapılardan kimisi Tanrı’dan istiyor. Kader ve özgür irade arasındaki fütursuz gelgitleriyle insan, istiyor. Her şeyi istediği gibi, adâleti de istiyor. Adâlet isteği yargı dağıtma hırsıyla mahmuzlanıyor. Adâlet talebindeki yersizlik-yurtsuzluk gözleri perdeliyor, insanların ayranını kabartıyor.

Edmond Dantès de adâlet isteyenlerden biri. Bugünün insanı. Çünkü kurban. Kurbanlığının dalga dalga genişleyen boyutları yakın çevresinden “sistem”e uzanan bir mahiyet arz ediyor. Evvela, “yakın” kuşatılmıştır ve öyledir, insanı kuyuya en yakınındaki iter. Onu, “bunu” yapmaya mecbur bırakan sebepler vardır. Onlar sıralanır. Kabul de görür. Kuyuya düşenin daha önce görülmeyen yanlışları birdenbire beliriverir. Bu “belirme” Brütüsyen bir açıklamayı beraberinde getirir: “Sezar’ı seviyorum fakat Roma’yı daha çok seviyorum.” Eller, üstelik adâlet için, kuyuya itilenin kanında yıkanır. Sitem her bir insan tekini “bir yöne” sevk ederken, insanlar da sistemin sabiteleri üzerinden vicdanlarını temize çıkaracak açıklamaları devşirirler. Dantès’in arkadaşları Fernand ve Danglars’ın yaptığı başka nedir?

Yaptıkları için Fernand ve Danglars’ları suçlayabilir miyiz? Dantès suçluyor. Onların nasıl insanlar olduğuna dair farkındalığını çok geç kazanmış olsa da suçluyor. Kadim kötülük problemine açılan bir soru bu aslında. Raskolnikov’un muhâsebesinde bir Napoléon kıyasıyla karşımıza çıkan soru. Neden Napoléon öldürünce kahraman oluyor da ben öldürünce katil oluyorum diye vülgarize edebileceğimiz soru. Yahut Dogville’de Grace’in habire yokladığı o kapı: Kötülük yapan bu insanları yargılayabilir miyiz? Onlar, tâbiri câizse bir köpek gibi, fıtratlarının gereği neyse onu yapmıyorlar mı? Havlıyorlar ve de ısırıyorlar. “Baba”nın usûlüyle bu kötüleri kurşun yağmuruna mı tutmalı, yoksa anlamalı mı? Dantès’in cevabı, adâleti sağlamak için, sofistike yöntemlerle baltaya sarılmak, yüksek sınıfın kendine has kurşunlarını bir bir arayıp bulmak ve kendine has yöntemler kullanarak “hak edenlere” yağdırmak yönünde.

Evvela, “yakın” kuşatılmıştır ve öyledir, insanı kuyuya en yakınındaki iter. Onu, “bunu” yapmaya mecbur bırakan sebepler vardır. Onlar sıralanır. Kabul de görür. Kuyuya düşenin daha önce görülmeyen yanlışları birdenbire beliriverir. Bu “belirme” Brütüsyen bir açıklamayı beraberinde getirir: “Sezar’ı seviyorum fakat Roma’yı daha çok seviyorum.”

Dantès’i bu noktaya getiren nedir? En başta masumiyeti. Masumiyetini bir “suç” gibi göremeyiz. Fakat şartları görememesinde, insanları tanıyamamasında, gardını almadan yaşamasında masumiyetinin yol açtıkları üzerinde düşünmek durumundayız. Sonuç itibariyle bu şekilde yaşaması onun imkânı da olabilirdi. Yani başına örülen çoraplardan sonra da Dantès masumiyetiyle yol almaya devam edebilirdi. Onu başka bir yolu izlerken görüyoruz. O yolun kritik noktası, seferdeyken ölen Firavun gemisi kaptanının vasiyetini yerine getirmesi olarak öne çıkıyor. Orada Dantès içeriğini bilmediği bir “sırra” ortak ediliyor. Geminin varması gereken limana yol almadan önce bir durağı vardır: Elba Adası. Ada’da Hegel’in vaktiyle “at üstündeki dünya tini” olarak tasvir ettiği “devrik” imparator Napoléon Bonaparte kaderinin izini sürmektedir. Dantès her şeyden habersiz, emanet yükünü sorgusuz sualsiz taşımaya azmeden genç ve yetenekli bir denizci olarak adaya varır, iletilmesi gerekeni, ilgili kişiye takdim eder ve sonra gemiyi Marsilya Limanı’na salimen ulaştırır. Kimin hikâyesini kime anlatıyorum?

Sis’te Agusto’nun kendisini yazan müellife başını kaldırıp “gerçekte ne diri ne ölü, var olmayan, kurgusal yaratık ben değil de siz olmayasınız?” demesine benzer şekilde Dumas’ın varlığına set çekip, Dantès’in yazgısı üzerinden, kendi hikâyem üzerine mi düşünüyorum? Her anlatıda olduğu gibi yer yer tahrif ederek? Belki de evet. Dantès benim hikâyemde Bonaparte’a biraz daha bakabilirdi. Kendisine bakan Napoléon’un karşısında, onun kim olduğu bilmese de bir “ulak” olarak neyi birbirine yaklaştırdığı üzerine bir an olsun düşünebilirdi. Gönlünü kaptırdığı Katalan güzeliyle tez vakitte evlenmekten ve işini layıkıyla yapmaktan başkaca şey düşünmeyen Dantès’ten çok şey istiyorum. O da kendine kör, o da kendi hikâyesine yabancı.

Dantès, kendi masumiyet sınırları içerisinde gözüne perde çeken bu iki noktadan hareketle bir kumpasın hedefindedir. Sevdiği kadına ve işine dair varlığı “birilerini” rahatsız eder. Elba Adası’na düşen yolu da bu rahatsızlığı gerekçelendirir. Çünkü zaman düşenin ardından sövme zamanıdır. Düşenin bunu hak edip etmediği bahsi diğer. Mesele bu değişim dönemlerinde ortaya çıkan Fernand ve Danglars’ların hareket biçimlerinin anlaşılması. Firavun İmanı’ndaki Ali Yusuf’tan hatırlayabiliriz. Coğrafyaya göre isimler değişiyor ama iş tutma şekilleri aynı. Mahiyeti ne olursa olsun, doğru veya yanlış, güç neredeyse doğrudan doğruya “oradan” ve “onlar adına” söz almaya başlamak. Güce meyletmek bir irade meselesi olarak ele alınabilir mi? Rousseau buna “hayır” demişti, güce tâbi olunur. Fernand ve Danglars da “güce” tâbi olanlardan. Rüzgârdan kendi yelkenlerini şişirecek şekilde faydalanmak için sürekli havayı koklayarak yaşamaya “yazgılı” insanlar yani.

Dantès’in yolunun bir başka kritik noktası Javert’le karşılaşmasıdır. Pardon. O başka hikâye. Gerard de Villefort’la karşılaşması diyecektim. Fernand ve Danglars için söylediklerimizde belki de ileri gittik. Onlar akrabalarını, komşularını, zor günlerinde yanlarında bulabilecekleri insanları konjonktürel cereyanlardan yararlanarak, daha doğrusu o cereyanlara kapılarak hareket edenler sınıfından. Villefort ise “devletlü”. Dantès’in elindeki mektubun iletilmesi gereken “ateşli Bonapartçı”nın babası olduğunu anlayınca renkten renge giren genç bir savcı yardımcısı. Gelecek vadeden gençlerini ayak oyunları içerisinde iliklerine kadar sömüren bir düzen içerisinde o, bu hikâyenin neden kenarında kalsın ki? Sözde babasıyla yolları ayrıdır. Onunla çatışır. Yine ilginçtir ki bu hikâyede de “baba” haklı görünür. Michael’ın başta karşı çıkıyor gibi görünmesine rağmen babası Vito Corleone’nin yolunu, onun usûlleriyle “yaşaması” gibi. Bir cinayet hakkında babasına sitem ederken babasının kendisine söylediğini doğrular gibidir genç savcı yardımcısının hayatı: “Siyasette bir insanı öldürmek yoktur, bir engeli ortadan kaldırmak vardır.” O da, sözde ayrı yolun yolucusu olduğu babasının sözüne eklemlenir, bir engeli ortadan kaldırır. Dantès’i If Şatosu’na göndererek yükseleceği yolun ilk taşlarını bu şekilde döşemiş olur.

Unamuno Günlükler’inde insanın günahı sevdiğini ama günahkârdan nefret ettiğini, suçtan yararlandığını ama suçluyu mahkûm ettiğini söyler. Suçludan nefret etmenin insandaki en hazin duygulardan biri olduğunu belirtir. Bu tespit, Villefort’un hareket biçimine ışık tutuyor. Sadece onun mu? Kurban Dantès’in intikam arzularının da bağlamını oluşturuyor. “Mağdur”un “zalim”in ahlâkıyla ahlâklanmasının adâlet arayışının sonucunda ortaya çıkması ne hazindir. Bu da bir noktayı açığa çıkarıyor: Adâlet talebinde bulunmanın bu hikâyede de bir “sonuç” olduğu gerçeğini. Dantès’in yolunun üçüncü kritik noktası bu sonucu hazırlıyor: Rahip Abbé Faria ile karşılaşma. Bu karşılaşma ona sermayenin sıcak sularının, yüksek sınıfın kadife yüzünün, özgürlüğün netâmeli ikliminin kapılarını açacaktır. Dantès kendi hikâyesinin karanlık noktalarını onun projeksiyon ışıkları altında görmeye başlar. “Görmeye başlama”nın bir körleşmeye yol alabileceği düşünülebilir mi? Dantès’in geldiği ve gittiği yer arasındaki makas bu soru üzerinde düşünmeyi gerektiriyor.

Unamuno Günlükler’inde insanın günahı sevdiğini ama günahkârdan nefret ettiğini, suçtan yararlandığını ama suçluyu mahkûm ettiğini söyler. Suçludan nefret etmenin insandaki en hazin duygulardan biri olduğunu belirtir. 

Bu sorunun bağlamını mahkûmiyet nedir sorusu teşkil ediyor. If Şatosu’nda bir ömür kalmak mı? Yoksa haklı olmanın sınırları ile bir tür nihâî hüküm koyma Tanrısallığının sınırlarını karıştırmak mı? Edmond Dantès kendi küçük hayatı ve gündelik ilişki ağları içinde bir Adolf Eichmann savunusuyla yaşayan ve karşı koyulamayacak herhangi bir güçten gelen kötülüğe maruz kalınca da adâlet arayanlardan değil. O daha çok maruz kaldıklarının nihâyetinde kötülüğün gücüne karşı koymak isterken “adâleti sağlamak için” şerhsiz şartsız güç isteyenlerden. Bu talep ve istek ister “denetimsiz ve özgürce” fail tarafından sonuçlandırılmış olsun ister “denetimli ve yol verilmiş” bir şekilde fâile güç takdim edilmiş olsun, kayıpla sonuçlanması kaçınılmaz. Dantès’in kaybı bu ikisinin birleşiminin bir netîcesi. İçinde uyanan duygular onu bir taraftan çürütürken diğer taraftan da bir arayışın zeminini tesviye etti ve ummadığı bir cevabı karşında buldu, anlamayı ve yapabilmeyi içeren bir cevabı. Sonuç bir “toxic avenger”dır ve haliyle kötüleri cezalandırma düşüncesi ortaya indirgemeci bir adâlet anlayışını ve had sorununu çıkarmıştır.

Adâletin temiz kalarak sağlanamayacağına yönelik îmâlara set çekmeye, kirlenirken ancak ve ancak kötülüğün bir parçası olunabileceğini söylemeye çalışırken Dantès’ten öbür yanağını çevirmesini mi beklemiş oluruz? Hayır. Hâlbuki Dantès’le birbirine çok da uzak olmayan hikâyesinde Jean Valjean’ın Abbé Faria’sı, ona çalamadıklarını kendi eliyle hediye ederek bir yol göstermişti. Bu, hapse giden Jean Valjean’a bir tür özgürleşme daveti olurken If Şatosu’ndan kurtulmayı başarırken Dantès’in bir mahkûmiyete doğru yol aldığını düşünebiliriz. Dantès affederken dahi cezalandırır. “Bir şey yapma”, “adâleti sağlama”, “kötülüğe karşı koyma” düşüncesi her kapı eşiğine kurulan tuzakların yemi olarak Dantès’in zihnini yiyip bitirmektedir. Dantès’ten “atâlet içerisinde” beklemesini mi beklemiş oluyorum? Tabi ki hayır. Atâlet insanın kendini bilmesine giden yolların tıkanmasıdır. Benimkisi bir soru: Bağlamı olmayan, insana kendini bilme yolunu göstermeyen adâletin, yani kirliliğin tetiklediği bir adâlet talebinin, var olunan yerden esasta bir şikâyetin olmadığını göstermekten öte anlamı olabilir mi?


* Bu yazı Roman Kahramanları dergisinin 43. sayısında yayımlanmıştır.

Yazar Hakkında

1993’te, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz