Bu bir ekonomi yazısı değil. 7 Ekim 2023’ün neden Türkiye için de bir dönüm noktası olarak işaretlenebileceği üzerine bir muhasebe yazısı. Aksa Tufanı, bizim açımızdan her ne kadar malumun îlâmı olsa da, Türkiye’de, biri politik müdahaleyle ihdas edilmiş, iki ayrı milletin var olduğunu geri dönülemez ve görmezden gelinemez şekilde ayan beyan ortaya çıkarmıştır. “Millet” diyorum ya, galat-ı meşhur kabilinden, ihdas ve değişik usullerle Türkiye’nin rağmına istihdam edilenlerde millet olmanın gerektirdiği asgari hususiyetlerin esamisinin dahi olmadığını elbet biliyorum. Doğduğu topraklara, analarının babalarının, dedelerinin varoluş biçimine ve hatta kendi isimlerine hınç büyüten insanlardan “millet” mefhumu ile bahsetmenin imkânı, işin esasında yok. Mevcudun mefhumu galebe çaldığı bir vakıa ile karşı karşıyayız, yani varlığını İslam ile kurduğu rabıtaya borçlu olan toprakların üzerinde istihdam edilmiş müstahdemlerin varlık problemiyle.
Türkiye’nin bugünkü çaresizliğinin sebebi müstahdemlerin yanlış devlet politikalarıyla semirtilmiş olmasıdır. İsrail işgal güçlerinin Filistin’deki çaresizliğinin sebebi ise “yerleşimcileri” “içeri”den istihdam edememesidir. Filistinliler, nesepsiz kapıkulu tarihçilerinin iddia ettiği gibi, “toprağını satıp yaşayan” insanlar olsaydı zaten bir “Filistin problemi” olmazdı ve istihdam edilen kadrolarıyla örnek bir demokrasi olarak sistemin muhafazası altına alınırdı. Filistin kan revan içindeyse sebebi Filistinlilerin aklın havsalanın almayacağı bir eda ile yaşamayı tercih etmeleridir. Öyle bir eda ki küfür ile hakikati hayatın her alanında ertelenemez bir biçimde getirip önümüze koyuyor. Üstüne çok da konuşulmadan oturulan sofraları, ekonominin şerh bile kabul etmeyen araçlarını ayırıyor. Mazeret kabul etmeyen bir açıklığı hayatın her alanına getiriveriyor.
Türkiye’nin “aydınlık ve vatansever yüzleri”nin Filistinlilerin edasına gölge düşürecek dayanaksız tezleri sürekli gündemde tutmaları üretilmiş bir nefretin, resmî tarih müfredatıyla da beslenmiş bir nefretin bugünkü tezahürleri olarak okunmalıdır. Yani nevzuhur bir durum yok, bir süreklilik ilişkisi söz konusu. Bu süreklilik ilişkisinin “iş bilmez Müslümanlar”ın “Kudüs ve Gazze hassasiyeti”yle perdelenmesi tabi ki rahatsızlık verici bulunacaktı. Süper Kupa maçı ekseninde sergilenen mülevves tiyatro, bu rahatsızlığı gidermenin bir imkanını sundu ve Türkiye’de İsrail’in çıkarlarını tehlikeye atacak bir vasatın tesisine müsaade edilmeyeceği elbirliğiyle söylenmiş oldu. Söylenenin burada kalmaması da gerekiyordu çünkü meseleyi teşkil eden husus sadece İsrail’in çıkarlarının tehlikeye girmesi değil. Bir işgal gücü hıncıyla İslâm’a ve Müslümanlara bileylenen müstahdem aklı aleni bir suçun müdafaasına girişerek kelime-i tehvid düşmanlığını “Anayasa’yı ihlal”, “Cumhuriyet değerleri”, “laiklik” ve “Atatürk” vb. başlıkları diline dolayarak bir kere daha getirdi ve önümüze koydu.
2024’ün ilk günü, 1 Ocak sabahı 308 STK’nın katılımıyla düzenlenen “Şehitlerimize Rahmet, Filistin’e Destek, İsrail’e Lanet” yürüyüşü için Galata Köprüsü’nde on binlerce kişi, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, Eminönü Yeni Camii, Sultanahmet Camii ve Süleymaniye Camii’nde sabah namazının kılınmasının ardından bir araya geldi. Bu cümle önemli çünkü sonrasında atılan yumruğu sahiplenen çevrelerin neyi hedef tahtasına oturttuğunu görünür kılıyor.
Olay malum: Yıldız Teknik Üniversitesi 4. sınıf Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü öğrencisi Ege Akersoy, babası yaşındaki bir insana elindeki kelime-i tevhid bayrağı sebebiyle yumruk atıyor. İçinde İslam düşmanlığının, (Arap karşıtı vurguları sebebiyle) ırkçılığın ve düpedüz magandanlığın olduğu bu saldırıyı sahiplenmenin imkânı olmadığını düşünecekken bir de bakıyorsunuz ki yolda yürüyen savunmasız bir insanı kanlar içinde bırakan maganda “Atatürk Cumhuriyeti’nin müdafii” olarak sahipleniliyor ve yüceltiliyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, saldırganın babasını telefonla arıyor, bir milletvekilini evine destek ziyaretine gönderiyor, CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, “Anayasal düzeni yıkmaya çalışan hilafet yanlıları mı tutuklanmalı, burası Türkiye Cumhuriyeti, diyen Türk genci mi?” diye beyanat veriyor. Fatih Altaylı vb. birçok isim açıkça suçluyu öven ve saldırgana “eline sağlık” twitleri atarken Şahan Gökbakar vb. isimler de “Yumruk atan genci tutukladınız.. Peki o gence polis önünde vuran bu siyah kazaklıyı tutukladınız mı? Varsa ters kelepçeyle onun da götürüldüğü video paylasır mısınız?” gibi cümlelerle sokak ortasındaki İslamofobi ve ırkçılık içeren magandalığa karşı tepkisini ortaya koyan insanları hedef gösteriyor. CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yücel,
İstanbul’un göbeğinde #Hilafet bayrakları açanlar yerinde hak arayan işçiler, öğrenciler, emekliler, sağlık çalışanları olsaydı bibergazlı ve bol gözaltılı müdahale olurdu değil mi @AliYerlikaya?
Her fırsatta “Atatürk ortak değerimiz” diyorsunuz ya. İşte bugün İstanbul’da yapılan yürüyüş aslında Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e karşı yapılmıştır.
Hilafet yanlılarına tepki gösteren Ege Akersoy’u gözaltına alıp tutuklanmasını sağlamanız sizin Mustafa Kemal Atatürk’e ve Cumhuriyete gerçek bakış açınızı gösteriyor.
Anayasal düzeni alenen yıkma girişiminde bulunan Hilafet bayraklı kaç şahsı gözaltına aldınız bugün?
#EgeAkersoyYalnızDeğildir
twiti atarken Ankara Barosu “HİLAFET TALEPÇİLERİ HAKKINDA SUÇ DUYURUSU” başlığı altında şu satırlardan oluşan bir suç duyurusu yapıyor:
İstanbul’da “Şehitlerimize rahmet, Filistin’e destek, İsrail’e lanet” adı altında gerçekleştirilen yürüyüşte, “Hilafet / Tevhid Bayrağı” açan İsmail Aydemir isimli kişi, Cumhuriyet Savcılığınca re’sen tespit edilecek diğer kişiler ve yürüyüşün/mitingin düzenlendiği alana söz konusu bayrağın sokulmasına ve açılmasına engel olmayan İstanbul Valisi Davut Gül ile diğer kamu görevlileri hakkında Anayasa’yı İhlal (TCK m.309), 431 sayılı Kanun’a Muhalefet, Görevi Kötüye Kullanma / Ihmal suçları ile ilgili suç duyurusunda bulunulmuştur.
Savcıları göreve çağırıyoruz!
Kamuoyuna saygıyla bildiririz.
“Bir akıl tutulması hali” demek yetersiz kalır. Kelime-i tevhidle kurulmuş, mabedine namahrem eli değdirmemek isteyen şehitlerin kanıyla mayalanmış topraklarda müstahdem mevzileri bu kadar rahat ve aleni iş tutuyorsa İsraillileri Akdeniz’in ötesinde aramanın çok da bir anlamı yok. “İsrailliler” aramızda, yanımızda yöremizde ve dahası soframızda.
Ne Türkiye’nin İsrail’le siyasi ve ticari ilişkilerinin seyri ne de söz konusu “iki millet”in zerreden kürreye hemen hiçbir konuda bir araya gelememesinin anatomisi bu istihdam probleminden bağımsız düşünülebilir.
Aksa Tufanı, küfrün tüm kartlarını açık oynamaya mecbur kaldığı bir süreci tetikledi.
Mesele burada kendisini gün yüzüne çıkarıyor: Türkiye hâlâ kendisini vücuda getiren kelime-i tevhid ile olan ilişkini kavramaktan ziyade müstahdem mevzilerinin dayatmalarıyla oyalanmayı ve kendisine inananları oyalamayı tercih ediyor. Sebepleri olabilir. Bu sebepler kimilerince ikna edici bulunuyor da olabilir. Fakat bu oyalanmanın bize, yani Türkiye’ye zaman kazandırmadığı açık. Kelime-i tevhidi bir mutâbakat halinde hedef tahtasına oturtanlara gereken ölçekte ses çıkarmamanın da.
“Acılarımız Ayrıdır”, okumak için tıklayın.
Türkiye’nin istihdam problemine ilişkin bir diğer değerlendirme için tıklayın.


3 yorum
Pingback: Not Defteri [80-81]
Pingback: Not Defteri [82]
Pingback: Not Defteri [88-92]